Çocukluğumun geçtiği yılları düşündükçe gözümün önüne birbirinden güzel anılar gelir. Biz yedi kişilik bir aileydik. Annem, babam, ağabeylerim, ablalarım ve ben... İki odalı küçücük bir evde yaşardık.
Şimdi düşünüyorum da yedi kişi o iki odaya nasıl sığmışız? Bugün iki kişi dört odalı eve sığamıyor. Demek ki o yıllarda evler küçük, gönüller büyükmüş!

Ağabeylerim, ablalarım okula giderken ben henüz okula başlamamıştım. Evimizin en küçük gözlemcisi olarak olup bitenleri izlerdim.
O yıllarda yemeklerimizi masada değil, yer sofrasında yerdik. Bizim honça dediğimiz, altında kısa ayakları bulunan yuvarlak, tahta bir soframız vardı. Ortaya konulan bakır kaptan, tahta kaşıklarla yemek yerdik.

Yedi kişinin aynı kaptan yemek yemesi de ayrı bir beceri isterdi! Hele sevdiğiniz bir yemek varsa kaşığı biraz hızlı kullanmanız gerekirdi. Yoksa siz ikinci lokmayı düşünürken ağabeyiniz üçüncüyü çoktan mideye indirmiş olurdu!
Bir de mahallemize gelen kalaycılar vardı. İlkbahar ve yaz aylarında körüklerini kurar, ateşlerini yakar, mahallelinin bakır kaplarını birer birer kalaylarlardı. Biz çocuklar da onları büyük bir merakla izlerdik. Mahalleye sanki tiyatro gelmiş gibi olurdu. Üstelik bilet parası da yoktu!

Sonra bir gün eskiciler çıkageldi. Güzelim bakır kaplarımızı alıp karşılığında melamin tabaklar verdiler. Biz yeni tabaklarımız oldu diye sevinirken meğer adamlar geleceğe yatırım yapıyormuş! Şimdi o bakır kapları antikacılardan almaya kalksanız neredeyse servet ödeyeceksiniz.
Derken bizim evde de büyük bir devrim yaşandı!
Babam, üzeri formika kaplı, sandalyeleriyle birlikte sekiz kişilik kocaman bir yemek masası aldı.
İşte o gün ailece çağ atladık!
Yıllarca yerde bağdaş kurarak yemek yiyen bizler, bir anda sandalyelere kurulduk. İnsanlığın emekleyerek başlayıp ayağa kalkmasına benzer bir gelişmeydi bizimki. Üstelik binlerce yıl beklememize gerek kalmamıştı. Babamın bir masa alması yetmişti!
Artık herkesin ayrı tabağı, çatalı, kaşığı vardı. Sofrada kişisel mülkiyet dönemi başlamıştı! Zamanla bakır kaplar gitti, porselen tabaklar geldi. Tahta kaşıkların yerini çelik olanlar aldı. Köyden kente göçün getirdiği değişim bizim mutfağımıza da uğramıştı.
Ama bugün geriye dönüp baktığımda düşünüyorum da o yer sofralarının tadı bir başkaydı. Yedi kişi aynı kaptan yemek yer, aynı ekmeği bölüşürdük. Şimdi herkesin ayrı tabağı, ayrı menüsü, hatta ayrı dünyası var.
Eskiden sofrada yemek paylaşılırdı, şimdi yemeğin fotoğrafı paylaşılıyor!
Bizim çocukluğumuzda cep telefonu olsaydı herhâlde yemek fotoğrafını çekene kadar tencerenin dibini görürdük!
Elbette zaman değişecek, hayat kolaylaşacak. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ama değişirken bazı güzellikleri de kaybetmemek gerek.
Çünkü mesele yerde ya da masada yemek yemek değil, aynı sofranın çevresinde birbirimizin yüzüne bakabilmek.
Ben o iki odalı evimizi, tahta soframızı, bakır kaplarımızı ve mahallemize gelen kalaycıları hâlâ özlüyorum.
En çok da o sofranın çevresindeki insanları... Ne garip değil mi?
Eskiden soframız yerdeydi, gönlümüz yüksekteydi.

Şimdi sofralarımız yükseldi de gönüllerimiz acaba nerede kaldı?