Bir zamanlar evlerimizin iki ayrı hayatı vardı:

Bizim yaşadığımız hayat ve misafirin gördüğü hayat.

Şehirleşmenin yeni yeni hızlandığı, köyden kente göçün arttığı yıllarda “misafirlik” başlı başına bir müesseseydi.

Öyle bugünkü gibi “Bir kahve içip kalkarız” denilecek kadar basit bir mesele değildi.

Misafirin odası vardı.

Ama iş bununla bitmezdi.

Misafir yatağı, misafir yorganı, misafir terliği, misafir bardağı, misafir peçetesi, misafir şekeri, misafir reçeli, misafir takımı...

Evde neyin iyisi varsa misafirindi.

Hatta bazı bardaklar vardı ki evin çocukları yıllarca uzaktan bakardı.

Dokunmak yasaktı.

Çünkü onlar misafir bardağıydı! İnsan ister istemez düşünüyordu:

“Bu evde asıl yaşayan biz miyiz, misafirler mi?”

Bir de güzel sözümüz vardı:

“Misafir dokuz kısmetle gelir; sekizini yer, birini bırakır.”

Ama misafirin geleceği gün evin annesine bakınca insan, dokuz kısmetten önce doksan dokuz iş geldiğini düşünürdü.

Sabah erkenden operasyon başlardı.

Halılar süpürülür, koltukların altına girilir, camlar silinir, perdeler düzeltilir, çocuklar yıkanır, sofralar hazırlanır...

Mutfakta tencereler kaynar, salonda minderler dövülür.

Evin annesi bir taraftan yemek yaparken diğer taraftan çocuklara bağırır:

“Oraya oturma, yeni düzelttim!”

Çocuk o gün kendi evinde mülteci gibidir.

Hiçbir yere dokunamaz, hiçbir şey yiyemez.

Masadaki böreğe elini uzatsa:

“Misafire o!”

Şekere uzansa:

“Misafir şekeri!”

Reçeli istese:

“Onu açma, misafir reçeli!”

Çocuk düşünür: “Bize ne kaldı?”

Sonunda akşam olur.

Kapının zili çalar.

İşte o anda bütün gün evin içinde esen fırtına mucizevi biçimde diner.

Az önce çocuklarına, “Çekil ayağımın altından!” diye seslenen anne, kapıyı açarken dünyanın en huzurlu insanına dönüşür:

“Aaaa, hoş geldiniz! Ne zahmet ettiniz!”

Misafir de rolünü bilir:

“Ay, hiçbir şey hazırlamasaydınız!”

Bu cümle söylendiğinde mutfakta sabahtan beri üç çeşit yemek, iki çeşit börek, salata, tatlı ve çay için çalışan ev sahibinin yüzünde hafif bir tebessüm belirir.

“Ne hazırlaması canım, bir şey yapmadık!”

İşte eski misafirliğin en büyük yalanı buydu: “

Bir şey yapmadık.”

Oysa ev sabahtan beri küçük çaplı bir devlet organizasyonu yürütmüştür.

Sofraya oturulur.

Yemekler yenir.

Çaylar gelir.

Çayın yanına kurabiye, kurabiyenin yanına meyve, meyvenin arkasından kahve...

Sohbet uzar.

Saat ilerler.

Çocuklar koltuklarda uyumaya başlar ama misafir hâlâ:

“Biz artık kalkalım.” der.

Bu cümleden sonra da en az kırk beş dakika daha oturulur.

Nihayet kapıya gelinir.

Bu kez vedalaşma faslı başlar.

“Yine bekleriz.” “

Siz de bize gelin.”

“Mutlaka.”

“Çocukları da getirin.”

“İnşallah.”

Kapı kapanır.

Ev halkı birkaç saniye sessizce birbirine bakar.

Sonra anne ayakkabısını bir tarafa, terliğini öbür tarafa fırlatır.

Baba koltuğa çöker.

Çocuklar özgürlüklerine kavuşur.

Ve gecenin en samimi cümlesi söylenir:

“Ohhh... Bu günü de atlattık!”

Ertesi sabah ev yine bizim evimizdir.

Misafir bardakları kaldırılmış, misafir şekeri dolaba konmuş, misafir odasının kapısı kapanmıştır.

Ta ki bir sonraki misafir haberine kadar...

Şimdi misafirlikler azaldı.

Haber vermeden kapıya gelen neredeyse kalmadı.

Misafir odalarının yerini çalışma odaları, misafir takımlarının yerini günlük kullanılan eşyalar aldı.

Belki daha rahatız.

Ama sanki biraz da yalnızlaştık.

Çünkü o telaşın, o yapmacık “Hiç zahmet olmadı”ların, çocukların böreğe gizlice uzanan ellerinin ve gece yarısına kadar süren sohbetlerin içinde başka bir şey daha vardı:

Birbirimize ayırdığımız zaman.

Misafir gerçekten dokuz kısmetle mi gelirdi bilmiyorum.

Ama giderken evde mutlaka bir şey bırakırdı:

Bir sonraki misafirlikte anlatılacak yeni bir hikâye.