Bir gün yolum Marmaris’te Âşıklar Yolu’na düştü. Bir dönemin o dillere destan yolu… İki yanındaki okaliptüslerin dallarını birbirine uzatıp gökyüzünde buluştuğu, güneşin bile aralarından izin isteyerek geçtiği o güzel yol…

Yürürken gözüm kurumuş bir okaliptüs ağacına takıldı.

Yaprakları gitmiş, dalları kurumuş, gövdesi yılların yorgunluğunu sırtına almıştı. Ama hâlâ ayaktaydı. Bir zamanlar duymuştum; “Ağaçlar da atlar gibi ayakta ölür.” İşte karşımda bunun sessiz bir örneği duruyordu.

Yanından geçip gitmek istemedim. Çünkü belli ki onun da anlatacakları vardı. Ben de bir an için onun yerine geçip, hikâyesini kendi ağzından dinlemek istedim:

Ben bir okaliptüs ağacıyım.

Bir zamanlar dallarımda kuşlar öterdi. Hem de öyle kuru kuru ötmek değil; kimi eşine şarkı söyler, kimi karşı dala kur yapar, kimi de sabahın köründe bütün mahalleyi uyandırmayı kendine görev bilirdi. Ben ses etmezdim. Ne de olsa ev sahibi bendim, onlar misafir...

Öyle üç beş yıllık da değil hikâyem. Biz okaliptüsler, türümüze ve yaşadığımız koşullara göre 100–250 yıl, bazen çok daha uzun yaşayabiliriz. Gençliğimizde de yerimizde duramayız; uygun şartlarda yılda bir iki metre uzadığımız olur. Bazı akrabalarım 60–80 metreye, Avustralya'daki devlerimiz ise 90 metrenin üzerine çıkar. Anlayacağınız bizim ailede boy meselesi biraz abartılmıştır.

Benim de gençliğim güzeldi.

Yolcular geçer, yazın kavurucu sıcağında gölgeme sığınırdı. Kimi soluklanır, kimi suyunu içer, kimi sırtını gövdeme yaslayıp uyuklardı. Ben kimseye “Kalk bakalım, burası benim” demedim. Çünkü gölgenin tapusu olmazdı.

Rüzgâr çıktığında ise asıl gösteri başlardı.

Dallarım bir balerin gibi salınır, yapraklarım birbirine değdikçe kendine özgü bir müzik çıkarırdı. Kuşlar dallarımda, böcekler kabuklarımda, türlü canlılar çevremde... Ben tek başıma bir ağaçtım belki ama üzerimde küçük bir dünya yaşardı.

İnsanlara yalnızca gölge de vermedim. Okaliptüsün yapraklarından elde edilen yağ ve içindeki bazı bileşenler yıllardır çeşitli ürünlerde, özellikle ferahlatıcı ve solunum yollarına yönelik preparatlarda kullanıldı. Yani anlayacağınız, yıllarca gölgemle serinlettim, kokumla ferahlattım.

Ben biraz da mahallenin ücretsiz sağlık ve dinlenme tesisi gibiydim.

Ama her canlının olduğu gibi ağacın da bir takvimi var.

Yıllar geçti.

Önce birkaç yaprağım eksildi. “Olur o kadar,” dedim. Sonra dallarımın bazıları kurumaya başladı. Gövdem eski sağlamlığını kaybetti. Bir zamanlar şifa dağıtan ben, gün geldi şifa arar oldum.

İnsan yaşlanınca bastona dayanıyor; ağaç yaşlanınca rüzgârdan korkmaya başlıyor.

Oysa rüzgâr benim eski dostumdu.

Gençliğimde geldiğinde onunla dans ederdim. Şimdi biraz sert esti mi, “Aman arkadaş, eskisi kadar samimi olmayalım,” diyorum.

Çünkü biliyorum...

Bir gün o eski dostum biraz fazla coşacak. Belki büyük bir dalımı alıp götürecek, belki de artık toprağa tutunamayan köklerim “Buraya kadar” diyecek.

Sonra ne olacak?

Belki kurumuş gövdem bir evin kuzine sobasında yanacak. Belki bir çobanın dağ başında yaktığı ateşe karışacağım. Kim bilir, belki dallarımdan yükselen son duman, yıllarca üzerimde yuva kurmuş kuşların ardından gökyüzüne göndereceğim son selam olacak.

Ama üzülmeyin.

Ben boşuna yaşamadım.

Bir yolcuyu güneşten koruduysam, bir kuşa yuva olduysam, bir çocuğun başını kaldırıp dallarıma bakmasını sağladıysam, sıcak bir yaz gününde bir insan gölgemde “Oh be!” dediyse, benim ömrüm zaten karşılığını bulmuştur.

Çünkü ağaçların mezar taşı yoktur.

Onların ardından gölgeleri kalır.

Ve belki de yüzlerce yıl yaşayan bir okaliptüsün dünyaya bırakabileceği en güzel cümle şudur:

Ben buradan geçmedim…

Ben burada yaşadım.

Size nefes, gölge ve biraz da serinlik bıraktım.