1990 yılının İstanbul’u...
Carlos Santana İstanbul’da.
Gitarı eline aldığında teller konuşuyor; adamın zaten fazla konuşmasına gerek yok. İstanbul sokaklarında dolaşırken yolu ayakkabı boyacısı çocuklarla kesişiyor. Çocuklar onu tanıyor, muhabbet kuruluyor. Santana da kendisine ayrılan davetiyeleri takım elbiselilere, kravatlılara, “Beni tanımadınız mı?” diye kapıda cüzdanından kartvizit çıkaranlara değil; ayakkabı boyacısı çocuklara, otel komilerine ve halıcı tezgâhtarlarına dağıtıyor.
Konser akşamı geliyor.
Çocuklar en güzel kıyafetlerini giymişler belki ama sonuçta üstlerinde smokin, ayaklarında rugan ayakkabı yok. Boya sandığından çıkıp Santana konserine gelmişler.
Anlatılanlara göre kapıdaki görevliler çocukları görünce pek içeri almak istemiyor.
Çünkü bizim memlekette bazen biletten önce ceket kontrol edilir.
— Siz nereye?
— Konsere.
— Davetiyeniz?
Çocuklar uzatıyor.
— Kimin davetlisisiniz?
Cevap kısa:
— Carlos’un!
Ne “Sayın Carlos Santana Beyefendi”, ne protokol unvanı, ne kartvizit...
Carlos’un!
İşte hikâyenin en güzel tarafı burada başlıyor. Kapıda kıyafetleri yüzünden yadırganan o çocuklar, içeride dünyanın en büyük gitaristlerinden birinin özel davetlileri.
Hayat da bazen böyle güzel bir ters köşe yapıyor.
Kapıda insanı ayakkabısına bakarak tartanlar var; içeride ise o ayakkabıyı boyayan çocuğa koltuğunu ayıran Santana...
Çocuklar ertesi sabah yine boya sandıklarının başına dönmüşlerdir belki.
— Boyayalım mı abi?
— Boya bakalım... Dün ne yaptın?
— Santana’nın konserindeydim.
— Hadi oradan!
Çocuk sandığın kapağını kapatıp gururla söylemiştir belki:
— Vallahi... Carlos çağırdı!
Dünyaca ünlü olmak başka şey.
Büyük insan olmak başka.