Bizim ortaokul yıllarında “beden eğitimi ve spor” diye bir ders vardı. Adı oldukça iddialıydı. Beden vardı, eğitim tartışılırdı, spor ise imkânlar ölçüsünde bulunurdu.
Bugün çocukların spor çantalarında ayrı ayakkabısı, forması, eşofmanı, matarası var. Bizim mahallede ise bazen bir eşofman üç öğrenciyi okuturdu.
Şaka değil.
Mahallede eşofmanı olan arkadaşın beden eğitimi dersi bittiyse, eşofman hemen bir sonraki derse yetiştirilirdi. Bir nevi sportif bayrak yarışı... Tek farkı, bayrak yerine eşofman devrediliyordu.
“Senin ders kaçta?”
“Üçüncü saat.”
“Tamam, benim ikinci saat bitiyor. Kapıda çıkarıp veririm.”
Memlekette daha “paylaşım ekonomisi” diye bir kavram yokken biz uygulamasını çoktan başlatmıştık.
Okulların spor imkânları da ayrı bir âlemdi. Bir basketbol potası varsa kendimizi NBA’de sayardık. Voleybol filesi bulunursa okulun spor yatırımı tamamlanmış kabul edilirdi. Bir de üzerinden atladığımız kasa vardı. O kasanın üzerinden neden atladığımızı bugün hâlâ bilmiyorum. Ama atlıyorduk. Demek ki eğitim programının bizden beklediği önemli bir şey vardı.
Kapalı spor salonu deseniz, çoğu çocuk için ancak yıl sonu gösterilerinde görülen kutsal bir mekândı. Beden eğitimi dersi bazen sınıfta geçerdi. Yağmur yağdı mı spor biter, “isim-şehir-hayvan” başlardı.
Beden eğitimi dersinde “Kütahya-Keçi-Kavun” üçlüsünü başarıyla tamamlayan bir nesiliz biz. Ama çocuk aklı yoklukta bile spor yapmanın yolunu buluyordu. Televizyonda basketbolu görür, mahallede elektrik direğine bir kasnak çakar, potayı tamamlardık. NBA’in salonlarında parke vardı; bizim sahamız asfalt. Onların potasında file vardı, bizimkinde olsa olsa anneden yürütülmüş eski bir pazar filesi...
Uzun atlama mı?
Yakındaki inşaattan biraz kum bulunur, uygun bir yere yığılırdı. Olimpiyat tesisi hazır!
Gülle atamazdık ama taş atmak konusunda mahallece olimpik seviyedeydik. Okçuluk yoktu ama sapan vardı. Futbol zaten her yerdeydi. Kale için iki taş yeterdi. Top sokağın aşağısına kaçarsa maçın devre arası kendiliğinden başlamış olurdu.
İşin trajikomik tarafı şu: Olimpiyatların doğduğu coğrafyanın yanı başında yaşayan bizler, sporu uzun yıllar eğitimin asli bir parçası değil, ders programında iki saatlik bir boşluk gibi gördük.
Oysa spor yalnızca madalya kazanmak değildir. Çocuğa disiplin, dayanışma, kaybetmeyi, yeniden başlamayı, bedenini tanımayı öğretir. Belki de tam bu nedenle matematik kadar, fen kadar, hatta hayatın kendisi kadar ciddiye alınması gerekir.
Aradan yıllar geçti. Türkiye değişti, dünya değişti. Televizyon renklendi, telefon akıllandı, ayakkabılar markalandı, spor salonları çoğaldı.
Ekonomi de öyle bir noktaya geldi ki, bizim çocukken birbirimize devrettiğimiz eşofman sistemi yeniden moda olabilir.
Bu kez adına “yoksulluk” demeyiz tabii.
“Sürdürülebilir tekstil ve döngüsel ekonomi projesi” deriz.
Hem çağdaş görünürüz hem de istatistikler bozulmaz.
Yalnız hâlâ merak ediyorum:
Biz o kasanın üzerinden niye atlıyorduk?
Belki de öğretmenlerimiz bizi bugünkü hayat şartlarına hazırlıyordu. Çünkü memlekette yıllardır yaptığımız şey aşağı yukarı aynı: Önümüze bir engel koyuyorlar, biz de üzerinden atlamaya çalışıyoruz.