Son yıllarda yerel bir güç olmaktan çıkarak bölgesel bir güç haline gelen Husiler son dönemde dünyanın gündeminde. Kim oldukları, nasıl ortaya çıktıkları, neden bu kadar etkili oldukları ve Ortadoğu’daki dengeleri nasıl değiştirdiklerine bir bakalım.
Husiler, resmî adıyla Ensarullah, 1990'larda Yemen'de ortaya çıkan Şii İslamcı bir siyasi ve askerî örgüt. Ağırlıklı olarak Zeydi Şiilerden oluşmakta ve lider kadrosu büyük ölçüde Husi kabilesinden gelmektedir. 2004’te silahlı aşamaya geçtiler. Yemen İç Savaşı'nda merkezi rol oynayan Husiler, sivilleri hedef almak ve çocuk asker kullanmak gibi insan hakları ihlalleri nedeniyle uluslararası alanda geniş çapta kınandı.
Husiler, Yemen’de yaşayan Zeydi Müslüman topluluklar içinde ortaya çıkan, başlangıçta dini ve kültürel bir canlanma sürecine dayanıyordu, zamanla siyasal taleplerin de eklendiği
Yemen’de yıllardır süren iç savaşın en kritik aktörlerinden biri durumundaydı.
Yemen’de kalıcı bir güç haline geldi
Yemen siyasetinde; devlet otoritesinin zayıflaması, siyasi çatışmalar ve istikrarsızlık, uzun yıllar süren ekonomik sorunlar 2014’te başkent Sana’yı ele geçirmesi hem askeri hem de siyasi olarak yerel halktan destek bulması, disiplinli bir askeri yapı kurması, bölgesel dengeleri iyi kullanması nedenleriyle çok katmanlı bir yapıya dönüştü.
Bu gelişmeyle birlikte Husiler, aynı zamanda ülke yönetiminde söz sahibi bir aktör haline geldi.
Etkilerinin Yemen sınırını aşması
Husilerin, bilhassa son yıllarda dünya ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği stratejik bir hat üzerinde yer alan Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı çevresindeki askeri faaliyetleri, uluslararası deniz taşımacılığını doğrudan müdahil olması, küresel ekonomi açısından da ciddi sonuçlar doğurması, hareketin bölgesel önemini artırdı.
Husiler günümüzde Ortadoğu’daki güç dengelerinde de önemli rol oynuyor. İran-Suudi Arabistan arasındaki rekabetin Yemen üzerinden şekillenmesi, Husilerin popülaritesini arttırdı.
Sonuçta Husilerin her bir girişimi; enerji ve ticaret hatlarını, bölgesel güvenliği, diplomatik ilişkileri etkileyen bir unsur haline geliyor.
Husilerin ABD+İsrail-İran Savaşına etkileri
Husilerin geçmişte Yemen’de yaşananlara misilleme olarak, Suudi Arabistan’ın kritik havaalanlarına saldırılar düzenlediği, ülkenin havacılık (uçuşların yarısı iptal edildiği), turizm ve ticari sektöründe büyük bir ekonomik krize yol açtığı basında da yer aldı.
Bu olayın üzerine Trump, “ABD ve İsrail Suudi Arabistan’ı asla yalnız bırakmayacak. Husilere karşı bütün gücümüzle yanlarındayız” açıklaması yaptı.
ABD+İsrail-İran Savaşının sekizinci ayı itibariyle taraflar, anlaşma için birçok defa bir araya geldi. Bu konuda dikkate değer husus, İsrail Başbakanının anlaşmadan yana olmadığı, ABD’nin de Hürmüz konusunda İran’ın öne sürdüğü şartların kabul edilebilir bulmadıkları yönündedir. İran Dışişleri Bakanı Arakçı, Trump’ın ret kararını not ettiklerini ancak, daha önce bir hafta içinde boğazı açacaklarını bizzat kendisini söylediğini belirtti.
Savaşın bu aşamasında Husilerin savaşı yaymaya yönelik girişimlerini masaya yatırmak gerekir. Öncelikle, Suudi Arabistan’a yönelik saldırıların tarih, hedef, kullanılan silah, saldırıyı gerçekleştiren tarafın (İran-Yemen veya bir başkası) güvenilir kaynaklarla doğrulanması önem arz etmektedir.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması,
“Taraflardan birine yapılacak silahlı saldırı, üç ülkeye yapılmış sayılacak ve ortak hareket edilecek” hükmü çerçevesinde Husilerin Suudi Arabistan’a fırlattıkları füzelerden dolayı savaşın Türkiye’yi de içine alabilecek daha geniş bir bölgesel çatışmaya dönüşme ihtimali bizleri ziyadesiyle ilgilendiren bir husustur.
Tarihin bize öğrettiği en acı gerçek “Savaşı başlatmak için bir füze yeterli olabilir, ancak onu durdurmak için yıllar, kaybedilmiş nesiller ve telafisi mümkün olmayan bedeller gerekebilir” gerçeğidir.
Kendi tarihimizde bunun en acı örneğini yaşadık. Goben ve Breslav adlı iki Alman savaş gemisinin isimlerini değiştirip Yavuz ve Midilli yaptık, Alman mürettebata fes takıp Karadeniz’e açılmalarına, siyasilerin muhalefetine, engellemelerine rağmen, müsaade ettik. Yavuz’un Sivastopol’ü bombalaması sonucu koca İmparatorluk Balkan Harbinden soluklanmadan bir emrivakiyle 1.Dünya Savaşına girmiş oldu. Sonuç malum, söylemeye dilim, yazmaya elim varmıyor[1]…
Sonuç olarak, Orta Doğu’da savaşın daha geniş bir coğrafyaya yayılma riski bulunmaktadır. Ancak savaşın genişlemesi kaçınılmaz değildir. Bölge ülkelerinin diplomatik girişimleri, karşılıklı caydırıcılık ve uluslararası toplumların tutumları, çatışmaların geleceğini belirleyen temel unsurlardır.
Yetkililerin sağduyulu ve itidalli düşünmeleri ve davranmaları dileklerimle…
[1] Savaş sonunda Osmanlı İmparatorluğu 315 bin mevcudunun 250 bini şehit oldu. (Bahtiyar Türker, Dikey Kuşatma s 62)