İnsan zamanı ölçmek için saati icat etti.
Sonra ne olduysa oldu, saat insanı ölçmeye başladı.
Sabah alarm çalıyor. Uykumuz bitmiş mi, bedenimiz dinlenmiş mi, rüyanın en güzel yerinde miyiz, kimsenin umurunda değil.
Saat 07.00.
Kalk!
İnsan daha gözünü açmadan saate bakıyor. Sanki başucumuzda küçük bir amir bekliyor:
“Hadi bakalım, mesai başladı!”
Eskiden horoz ötünce uyanılırmış. Şimdi horozun yerini cep telefonu aldı. Üstelik bizim “ertele” tuşumuz var. Beş dakika, bir beş dakika daha… Zamanı yönetmek isterken zamanla pazarlık ediyoruz:
“Ne olur dokuz dakika daha!”
Günün geri kalanı da farklı değil.
Saat 12.00 oldu mu yemek vakti. Aç mısın? Değilsin. Ama saat on iki! Demek ki acıkman gerekiyor. Saat 15.30’da acıksan vücut başka, saat başka konuşuyor:
“Biraz sabret kardeşim, senin açlığın mesai saatlerine uygun değil.”
Gece de aynı. Uykun yok ama saat 23.30 olmuş. “Geç oldu, yatayım.” Yatağa giriyorsun, gözler tavanda. Beden “Uyumuyorum” diyor, saat “Uyuman lazım.” Sabah ise beden “Biraz daha uyuyacağım” derken saat işe geç kaldığını hatırlatıyor.
Böylece insanlık kendi yaptığı küçücük bir mekanizmanın emrine girdi. Kolumuzda, duvarda, telefonda, arabada, televizyonda saat… Hangi tarafa dönsek birisi bize kaç olduğunu söylüyor.
Oysa çocukken zaman böyle değildi. Sokakta oynarken saate bakmazdık. Acıkınca eve gider, yorulunca otururduk. Annemiz pencereden “Hadi artık eve!” diye seslenince anlardık ki akşam olmuş.
Bizim saatimiz annemizin sesiydi.
Şimdi dakikalarla yaşıyoruz. Toplantı 10.30’da, doktor 14.20’de, otobüs 16.45’te, uçak 19.10’da… Bir arkadaşımızla görüşmek için bile iki takvimi yan yana getirip boşluk arıyoruz.
Tabii memleketimizde saatin işlemediği bazı gizemli alanlar da var. Mesela:
“İşiniz en kısa sürede sonuçlanacaktır.”
O “en kısa süre” hangi takvimde hesaplanıyor, insanlık henüz çözemedi.
Bir de “Toplantımız saat 14.00’te başlayacaktır” vardır. Saat 14.00 olur, çay gelir. 14.15’te birileri eksiktir. 14.30’da “Başkan yolda” denir. Demek ki saat bile bazen makamına göre çalışıyor.
Sonra bir bakıyoruz, ömrümüz boyunca “Saat kaç?” diye sorarken asıl soruyu unutmuşuz:
“Ben ne zaman mutluyum?”
Belki de zamanın en güzel tarafı, ölçülemediği anlardır. Dostlarla otururken saatin nasıl geçtiğini anlamamak, sevdiğimiz bir şarkıda dakikaları unutmak, denizin karşısında hiçbir yere yetişmek zorunda olmamak…
Çünkü insan gerçekten mutlu olduğunda saate pek bakmıyor. Canı sıkıldığında ise beş dakikada üç kere bakıyor.
Elbette saatsiz yaşayamayız. Uçağı “İçimden geldiği zaman giderim” diyerek yakalayamayız. Ama arada bir saate haddini bildirebiliriz:
“Tamam kardeşim, kaç olduğunu biliyorum. Ama bugün biraz da ben karar vereceğim.”
Çünkü saati biz yaptık.
Saat bizi yapmadı.
Ama gidişata bakılırsa, bunu saate yeniden hatırlatmamız gerekecek.