Olup bitenlere geçmeden önce bir hikâye anlatarak konuya girmek istiyorum.

Vaktiyle Çin İmparatoru, İran Şahı’na daha önce hiç bilinmeyen bir oyun gönderir; satranç. Mesajı kısadır: “Bu oyunun sırrını çözünce bana haber veriniz.” İran Şahı bilginlerini toplar; uzun incelemeler sonunda oyunun, akıl, strateji ve öngörüye dayalı bir savaş simülasyonu olduğu anlaşılır. Her taş bir gücü, her hamle bir kararı temsil eder.

Şah, oyunu çözdükten sonra şu hükme varır: “Bu oyun aklın kudretini anlatıyor; ancak hayat yalnız akıldan ibaret değildir.” Bunun üzerine bilginlerinden, içinde hem aklı hem de talihi barındıran yeni bir oyun tasarlamalarını ister.

Ortaya çıkan oyun tavladır. Zarın getirdiği şans ile oyuncunun tercihleri iç içedir. İran Şahı, bu oyunu Çin’e gönderirken şu mesajı iletir: “Sizin oyununuz aklı, bizimki hayatı anlatır. Çünkü insan, ne yalnızca aklıyla ne de yalnızca kaderiyle hükmeder; asıl başarı, ikisi arasında denge kurabilmektir.”

Yani bir satranç oyuncusu gibi birkaç hamle ilerisini görmek ve kaynakları yerinde kullanmak; bir tavla oyuncusu gibi çıkan fırsatları iyi değerlendirip şansı lehine çevirmek gerekir.

Akıl, esas akıl, zekâ, hafıza ve şans, bunlar çok önemli faktörlerdir. Zekâ tehdidi algılar, akıl çare bulur, esas akıl sana sunulanın dışında çare üretir, hafıza da kaydeder.

Alman Şansölyesi Bismarc “Lider kişilikli, zeki, akıllı, cesur, bilgili bir sürü üstün niteliklere sahip olmalı” dedikten sonra “Bir o kadar da talihli olmalıdır” der. M.Ö Çinli General Sun Tzu “Savaş aklın akılla mücadelesidir, akıllı olan kazanır” demiştir.

Bu hatırlatmalardan sonra, şimdi de birkaç gün sonra bir aydır süren ve bütün dünyanın kaygıyla izlediği ABD+İsrail-İran Savaşına dönelim.

Bu savaşta:

“Kanla yazılmıştır” denen talimnamelerde, her iki dünya savaşı değerleri esas alınarak hazırlanan ‘Lojistik Faktörler Yönergesi’, harekât alanı, menzil sahası tanımları, kavramlar, kuvvet yapılarında, sivil zayiatın, lider kadro zayiatında büyük oranda değişiklik olduğu görülmektedir. Buna rağmen, esasa yönelik prensiplerde değişiklik olmadığı stratejide yapılan hatanın taktikle düzeltilmeyeceği bir kez daha kendini göstermiştir.

Bu savaşın bir başka özelliği lider kadrosunu yok etmeye yönelik, cepheden önce komuta kademesini hedef alan bir ‘Generaller Savaşı’ olmasıdır.

Sakarya Meydan Muharebesi, nasıl ‘Subay Muharebesi’ olarak anılmışsa, II. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın 5 yıl içinde yüzlerce generalini kaybetmesi gibi, İsrail, İran çatışmasında da kısa sürede üst düzey komuta kademesinde ağır kayıplar verilmiştir. Bu denli kısa sürede İsrail’den 56 general, İran’dan ise 20-30 civarında generalin etkisiz hale getirilmesi, bu savaşı ‘Liderler/Generaller Savaşı’ olarak tanımlamayı mümkün kılmaktadır.

İran’ın MÖ dayanan tarihinin, jeopolitik durumunun, köklü medeniyetinin, vaktiyle dünya liderliği için yarıştığının, yakın tarihte 8 yıl aralıksız savaştığının, yıllardır ambargoya maruz kaldığının dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştım. Bir diğer konu hırs ve ihtirasın bir anda bütün kazanımları yok edeceği, savaş deneyimi ve ABD’ye yakın mühendis mevcuduna sahip olduğunun dikkate alınması gerektiğiydi. En önemlisi ‘mücbir sebep’ olmadan savaşa girilmemesi, kamuoyu desteğinin dikkate alınması ve hasmın asla ve asla küçümsenmemesi (İran’ın birkaç günde pes edeceği faraziyesi), egemenlik haklarının çiğnenmemesi prensibidir.

Seyrederken yüreğimizi sızlatan ‘Gazze’ misali şehirlerin füzelerle yıkılmasını, masum sivillerin, özellikle çocukların, kadınların öldürülmesi görünce ‘Centilmen savaşı’ tabiri aklıma geliyor. Merhum İlber Ortaylı Türkiye’nin Yakın Tarihi kitabında bu kavramı kullanmış ve örnek vermiştir. Çanakkale Savaşında Yüzbaşı Davit Falcon; “Türkler bir şeytan gibi savaşır, ama centilmendirler, aciz olana saldırmaz ve dokunmazlar” demiştir. Başka bir örnek verecek olursak; Doğu Cephesinde Bolşevik İhtilâlinden sonra, Rus askerleri komutanlarını öldürdüğü dönemde, aç kalan Rus askerlerine askerlerimizin mevzilerinden kurşun yerine ekmek, şeker attıkları, yine tarihi kayıtlarda yer almaktadır.

Bu savaştan sonra, son yıllarda işlenen vahşetin önlenmesinin ele alınması, en önemli insanlık görevi olmalıdır. Bu çerçevedeki çalışmalara ‘Savaş Bakanlığı’ isminin ‘Savunma Bakanlığı’ olarak değiştirilmesiyle işe başlanması uygun olacaktır.

Sonuç:

· Bu savaşın İsrail Başbakanı ve ABD’deki güçlü ‘Yahudi’ lobisinin baskısı nedeniyle başlatıldığı,

· ABD açısında savaşın diğer hedefinin, ‘Petro Dolar’ olduğu,

· Dünya hegemonyasını sürdürmek isteyen ABD’nin yenilmez unvanını tartışılır duruma getirdiği,

· İsrail’de bu savaşa karşı olanların azımsanamayacak düzeyde olduğu,

(25. günün gecesinde Tel Aviv’de Ortodoks Yahudilerle Siyonist gruplar arasında şiddetli çatışmalar yaşandığı, protestoların hükümet karşıtı isyana dönüştüğüne dair görüntülü haberler yayımlandı.)

· İsrail’in Tebriz’i sürekli bombalamasının amacının, Türkler’in korkup binlerce yıllık yurtlarından kaçacakları, oraya PKK’nın uzantısı Pejak’ı yerleştirmek olduğu, (Rusya’dan, Ukrayna’dan, Polonya’dan, Almanya’dan, İspanya’dan kovulan Yahudilere kucak açan, hatta onları gemiyle getirip Selanik, İstanbul ve İzmir gibi üç büyük şehre yerleştiren ve hayvan vagonlarıyla ölüme gönderilen Yahudileri kendini feda ederek kurtaran Marsilya Türk Konsolosunu hatırlatmak isterim.)

· Bu savaşta bir başka ilk, ABD Başkanı’nın, yardım talebine Avrupa ülkeleri başbakanlardan bazılarının ‘Bu NATO’yu ilgilendirmiyor’ demesi olmuştur.

(ABD 1945’ten sonra 20’den fazla ülkeyi[1] bombaladı. Hiçbirinde ABD’ye karşı kınama olmadı, yaptırım uygulanmadı, kendi içinde Amerikalıların büyük bir çoğunluğun -yüzde yetmiş beş- yapılanları tasvip etmedi.)

· Hürmüz’deki durumun ABD’nin ‘Görünmeyen Yenilgisi’ olarak algılandığı,

· ‘Ağ merkezli Savaşın’ değişik bir versiyonun uygulanması, dalgalar halinde füze savaşı olması, tarihte ilk kez yoğun ve etkili bir şekilde İHA ve dronların kullanılması,

· Vurulmaz sanılan F-35 savaş uçağını ve uçak gemisinin savaş dışı bırakılması,

· Petrol fiyatlarındaki artışın küresel çapta ekonomiyi olumsuz etkileyeceği,

· ABD senatosunda Demokratlar Trump’ın İran konusunda plansız ve belirsiz savaş yürütmekle suçlaması,

· İran’ın, ABD’nin; bölgeden çekilmesi, tazminat ödemeyi ve saldırmazlık anlaşması kabul etmesi halinde anlaşma yapabileceklerini açıklaması,

· Putin’in, “Moskova’nın Tahran’ın sadık bir dostu ve güvenlik ortağı olmaya devam ettiği” vurgulaması,

· ABD’nin bölgeye yarısı deniz piyadesi olmak üzere 5 bin kişilik kuvvet ve Hava İndirme Tümenini göndermesine ilişkin haberler; şu ana kadarki çatışmalardan tatmin olmadıkları, İran’la anlaşma yapılana kadar bu tarz tehditlerin sürdürüleceği, ABD’nin bölgede kalmasını isteyen İsrail’i tatmin için olabileceği değerlendirilmektedir.

‘Timur’un veziriyle karşılıklı parmaklarını ısırmaları misali savaş devam ediyor. ‘Top yuvarlaktır’, son ana kadar beklenmedik durumlar, asimetrik etkiler beklenebilir. Bu çerçevede itidali kaybetmemek, dünyayı felakete sürükleyecek girişimlerden kaçınmak önem arz etmektedir.

Bu savaşın, bugüne kadar ABD ve Batı’nın insan hakları, uluslararası hukuk ve küresel güvenlik konusunda uyguladığı çifte standardı sona erdirecek bir savaş olması dileklerimle.


[1] ABD’nin bombaladığı ülkeler; Kore ve Çin Guatemala, Endonezya, Küba, Kongo, Laos, Vietnam, Kamboçya, Grenada, Lübnan, Libya, El Salvador, Nikaragua, Panama, Irak, Kuveyt, Somali, Bosna, Sudan, Afganistan, Yugoslavya, Yemen, Pakistan, Suriye, Venezuela ve İran.