İnsanlık tarihinin en büyük keşiflerinden biri ateş değil, tekerlek değil, internet hiç değil… Bence en büyük keşif, aynı şeyi kırmadan, dökmeden, hatta bazen gülümseterek söyleyebilme sanatıdır.
Mesela birine "Odun gibisin!" demek var. Bir de "Gözleri aşka gülen taze söğüt dalısın." demek var. Özünde ikisi de kereste ailesinden geliyor olabilir ama kulağa gelen ses, insanın kalbine farklı dokunuyor.
Birine "İnatçısın!" demek var. Bir de "Kararlılık konusunda dağları bile ikna edecek bir iraden var." demek var. Aynı kişi, aynı karakter; sadece cümle değişince Nobel Barış Ödülü adayı gibi hissediyor.
Birine "Çok konuşuyorsun!" demek var. Bir de "Kelimeler sana emanet edilmiş gibi yaşıyorsun." demek var. İlkinde insan susuyor, ikincisinde TED konuşması yapmaya hazırlanıyor.
Birine "Dağınıksın!" demek var. Bir de "Yaratıcılığın klasik düzen anlayışını aşmış." demek var. Odanın içinde çorapla çay bardağı yan yana duruyor olabilir ama artık buna dağınıklık değil, çağdaş sanat diyoruz.
Birine "Yaşlandın." demek var. Bir de "Hatıraların çoğalmış, hayatla dostluğun derinleşmiş." demek var. Aynı kırışıklıklar, farklı bir bakış açısıyla bir anda bilgelik çizgilerine dönüşüyor.
Birine "Kel olmuşsun." demek var. Bir de "Alnın, düşüncelerine daha geniş bir sergi alanı açmış." demek var. Hatta bazı insanlar için bu durum prestij meselesi bile olabilir.
Anlaşılan o ki hayatın kendisi değil, biraz da onu anlatış biçimimiz yoruyor bizi. Çünkü bazen bir insanı kıran şey gerçekler değil, gerçeklerin paketlenme şekli oluyor.
Demek ki mesele sadece ne söylediğimiz değil; onu hangi kelimelerle, hangi tebessümle ve hangi incelikle söylediğimiz. Çünkü özünde hepimiz biraz odun, biraz söğüt dalı, biraz da şiiriz.