Elbette, eğitim sistemi tüm dünyada en tartışılan ve üzerine kafa yorulan bir konu.

Fakat, bizim ülkede üzerine kafamı yoruluyor, yoksa kafalar; “aman düşünmesin, sormasın, sorgulamasın” Üzerine mi düşünüyor ki, sistem her sene değişip değişip duruyor..

Değişen müfredat hızına eğitimciler dahi yetişemezken, çocukların benimsemesini nasıl bekleriz..

Kaldı ki, benimsemeli mi?

Temel eğitimden, 4+4+4’e geçişten ve bununda başarılı olmamasından sonra kaç kez daha değişti; dedik ya kimse hızına yetişemiyor..

Tabi en can alıcı değişiklik meslek liseleri ile gelen

MESEM’ler ve stajlar.

Zira, can alıyor.

Oysa eğitim çocuklar üzerinde mütemadiyen oynanması gereken bir sistem değil.

Hatta, sadece nota, başarıya dayalı bir şey de değil..

Biraz uzunca, ama bir arkadaşımdan paylaşım yapmak istiyorum.

Hikaye başta azıcık güldürsede gerçekliği bolca düşündürecek.

Sevgili Moris Levi’ den:

“Son gelişmelerden sonra yeni dünya düzenine ayak uydurmak gerektiğine karar veren Hayvanlar Konseyi olağanüstü toplandı.

Konseyin yöneticiliğine seçilen "çok bilmiş" –af edersiniz "- bilge " yöneticiler geleceğin ancak iyi eğitimli nesillerle kurulabileceği konusunda görüş birliğine vardılar ve bir akademi açıldı.

Akademinin bilge yöneticileri, gençlerin atalarının "yüksek hayvan değerleriyle" yetişmesi gerektiğine inanıyordu.

Uzun tartışmalardan sonra eğitim programı hazırlandı: Her öğrenci koşma, yüzme, uçma ve tırmanma anabilim derslerinin tamamından başarılı olmak zorundaydı.

Ancak işler beklenildiği gibi gitmedi. (Maalesef orman dışı odakların parmağı olabilir.)

Ördek, yüzmede A+ aldı, koşuda sınıfta kaldı, tırmanırken kanadını kırdı.

Sincap, tırmanmada herkesi hayran bırakıyor ama uçmayı ağaçtan süzülerek yaptığı için yöntemi müfredata uymuyordu.

Kartal ise yalnızca uçmak istiyor, diğer dersleri gereksiz buluyordu. Okul tarihinin en iyi uçucusu olmasına rağmen, uyumsuz davranışları nedeniyle okuldan atıldı.

Tavşan yüzme dersinde telef olduğu için diğer yeteneklerini gösterme fırsatı bile bulamadı....”

Velhasıl, bu öykü uzayıp gider diyor arkadaşım ve ekliyor.

“Eminim, okuduktan ve azıcık gülümsedikten sonra pek çok şey düşünmüşsünüzdür.

Örneğin;

"Sincap uçmayı öğrenmediği için değil, farklı uçtuğu için problem olmuştur, "

"Kartal 'ın kendi yeteneğine yüklediği anlam ile okulun başarı tanımı uyuşmuyordu,"

"Müfredat yanlıştı"

vs... vs...

Ama bana göre asıl sorun başka;

Tango dersi almaya karar verdiğinizi düşünün.

Derse giriyorsunuz ve sizi sıraya oturtuyorlar. Okulda dans pisti bile yok. Öğretmen başlıyor anlatmaya;

- Not alın lütfen;

Önce sol ayağınızı tam 17 santimetre ileri atacaksınız.

Ayağınız yere 32 derecelik açıyla basmalı.

Sağ dizinizi yüzde 12 bükeceksiniz.

Bu arada omuzlarınızı 4 santimetre geriye alıp başınızı partnerinize tam 11 derece çevireceksiniz.

Bunları yaptıktan sonra nefes alın...

Bu şekilde bırakın tango öğrenmeyi, yapabildiğiniz kadarını da unutursunuz.

Öğretilenlerin hepsini aklınızda tutsanız bile piste çıktığınızda performans kaygısı sizi esir alır.

Üniversite yıllarımda bilgisayar görmeden bilgisayar programlama dilinden sınava girmek zorunda olduğumu hatırlıyorum.

Yaklaşık elli yıl önce Amerikalı tenis antrenörü Timothy Gallwey bu konuda şunları yazmıştı;

"Performans kaygısı" çoğu zaman doğuştan gelen bir kusur değil, zaman içinde öğrenilmiş bir zihinsel alışkanlıktır. Çocuk sürekli yargılanır, notlandırılır ve hata yapmaktan korkutulursa, bu ses zamanla kendi iç sesi hâline gelir.

Çocuklara daha küçük yaşlardan itibaren aynı mesajları tekrar eden bir eğitim sistemi var:

"Doğru cevap vermeli, hata yapmamalısın."

"Başarın notla ölçülür."

"Yanlış yaparsan yargılanırsın."

Bunlar zamanla iç sese dönüşür, yalnız tango yaparken değil her davranışınızda kilitlenirsiniz.

1871 yılında Pinafore Poems isimli bir derlemede Katherine Craster isimli bir ozanın şu kısa şiiri yayınlandı.

Şiirin ismi "Kırkayağın İkilemi"ydi.

Şiir şöyle;

Bir kırkayak neşeyle yürüyordu ki

bir kurbağa şakayla sordu:

"Söyle bakalım,

hangi bacağın

hangisinden sonra hareket ediyor?"

Bu soru

kafasını öylesine karıştırdı ki kırkayağın,

oracıkta yığılıp kaldı;

artık nasıl yürüyeceğini bilemiyordu.

En ağır ve bırakılamayan okul çantası, okula giderken sırtımızda taşıdıklarımız değil; ömrümüzce zihnimizi kemiren seslerdir. “

Ve bir türlü oturtamadığımız eğitim sistemidir.

Dünyayı bugünkü hâline biz getirdik.

O hâlde çocuklarımızı neden hâlâ bizi yetiştiren kalıplarla yetiştirmekte bu kadar ısrar ediyoruz?

Belki iyi eğitim de çocuklara yeni kalıplar vermek değil, onları kendi ritimlerini bulabilecek kadar özgür bırakabilmektir.