Yıllardır yazıyorum.
Gazete köşelerinde, dergi sayfalarında, röportaj aralarında…
İnsanları yazdım, sokakları yazdım, kaybolan mahalleleri, unutulan sesleri, kırılan hayatları yazdım.
Ama bir şeyi hep erteledim:
Kendimi.
Belki ayıp sandım.
Belki kibirli görünür diye çekindim.
Belki de insan en son kendine kalıyor.
Bugün dedim ki:
“Ali, madem bu kadar hikâye taşıdın, biraz da kendi çantanı aç.”
Ve bugün, kendimi yazmak istedim.
Belki geç kaldım kendimi yazmaya.
Ama insan bazen en son kendine sıra verir.
Bugün o sırayı aldım.
Ve anladım ki…
Kendini anlatmak, kendini sevmeye en yakın cümleymiş.
Geçen gün kendimle karşılaştım. Bildiğin, aynada falan değil… Oturduk kahve söyledik, ben bana baktım, ben beni süzdüm. “Ee Ali,” dedim, “nereden geldin, nereye gidiyorsun?”
Dört aylıkken Sivas'dan Ankara’ya taşınmışım. Hatırlamıyorum tabii ama belli ki bedenim kayıt tutmuş.
İnsan Akay Yokuşu’nda büyüyorsa zaten hayatı biraz yokuş yukarı öğreniyor. Kızılay’da apartman hayatı, sonra babam Milli Eğitim Bakanlığı'na girince Mamak’a göç. Beş kardeş, anne baba, dar ev geniş gürültü. Mamak’ta büyüdüm ben. Karaağaç’ta Zafer İlkokulu, Dutluk’ta Dutluk İlkokulu, Mamak Ortaokulu, Mamak Lisesi… Hayatımda istikrar varsa o da okul adreslerimde.
Kendime sordum: “Mamak sana ne kattı?”
Cevap hazırdı: Dayanıklılık. Bir de ekmek arası hayal kurma yeteneği.
Sonra Cebeci… Ankara Devlet Konservatuvarı. Opera-şan. Gecekondudan aryaya geçiş. Mahalle maçından sahne provasına. Düşünsene, çocukken sobaya üfleyip ısınan ben, büyüyünce diyaframdan nefes almayı öğreniyorum. Hayatın ironisi burada başlıyor zaten.
Ama ben tek işle yetinememişim. Radyo programcılığı yapmışım, televizyona bulaşmışım, resim çizmişim, doğa yürüyüşlerine çıkmışım, besteler yapmışım, kitap yazmışım, köşe yazarlığına soyunmuşum. Kendime dedim ki: “Ali, sen CV değil ansiklopedi hazırlıyorsun.”
Bir ara kendime sordum: “Bütün bunları niye yaptın?”
Cevap basit: Çünkü sıkılınca saçmalayan, duygulanınca yazan, yorulunca türkü mırıldanan bir tipim.
Annem erken gitmiş. Bu detay hep cebimde. Onun yokluğunu bazen yazıyla doldurmuşum, bazen şarkıyla, bazen resimle. Meğer insan eksiklerini hobi yapabiliyormuş.
Kendimle sohbetin ilerleyen dakikalarında ciddi bir soru geldi: “Peki mutlu musun?”
Dedim ki: “Bak… sabah kahve içebiliyorsam, akşam bir cümle yazabiliyorsam, arada doğaya kaçabiliyorsam fena sayılmaz.”
Bir de şunu fark ettim: Hayat bana diploma verdi ama garanti vermedi. Emek verdim ama fiş kesilmedi. Çok koştum ama bazen aynı yerde saydım. Yine de şikâyetçi değilim. Çünkü hikâyesi olan insanın sabrı da oluyor.
En sonunda kendime şöyle dedim: “Ali, sen Sivas’tan başlayıp Akay Yokuşu’ndan geçen, Mamak’ta sertleşen, Cebeci’de şarkı söyleyen bir yürüyüşsün. Bazen radyo oluyorsun, bazen fırça, bazen köşe yazısı. Yoruluyorsun ama durmuyorsun. Bu da bir başarı sayılır.”
Kalkarken kahveyi ödeyen bendim tabii. İnsan kendiyle buluşunca hesabı da kendi ödüyor. Hayat da öyle zaten… Sürekli masaya bir şeyler bırakıyorsun. Kimi zaman kahkaha, kimi zaman gözyaşı. Ama kalkıp gitmiyorsun.
Çünkü daha anlatacak hikâyelerin var.