Zeytin ağaçlarının yanına yaklaşınca insanın içinde tuhaf bir sevinç doğar. Sanki yüzyılların içinden bir tanıkla karşılaşmış gibi olursunuz. Gövdesi buruşuk, dalları kıvrım kıvrım… Ama dimdik ayakta.

Bir an düşünürsünüz:

“Bu ağaç, belki benim büyük dedemin büyük dedesini bile görmüştür.”

Kim bilir…

Belki bir zamanlar gölgesinde bir çoban dinlendi,belki bir köylü ekmeğini zeytinyağına banıp yedi,

belki bir savaşın askerleri gölgesinde mola verdi.

Zeytin ağacı öyle sıradan bir ağaç değildir.

O biraz tarih, biraz sabır, biraz da inattır.

Sabah kahvaltısında yeşil ya da siyah zeytini çatalla yakalamaya çalışırken bile bu küçük meyvenin karakterini anlarsınız. Çatalı batırırsınız… hop zıplar gider.

İnsan düşünmeden edemez:

Belki de zeytin, insanın bu sert tavrına kızıyordur.

“Yüzyıllardır ayaktayım” diyor olabilir,“sen beni bir çatalla mı teslim alacaksın?”

Zeytin biraz özgürlükçüdür.

Ama işin trajikomik tarafı şu:

Çataldan kaçan zeytini yakalayamayan insan, koskoca zeytin ağacını kesmeyi başarıyor.

İşte burada işin içine bizim meşhur ‘çok bilmişler’ giriyor.

Haritaların başına oturuyorlar.

Kalemle bir çizgi çekiyorlar.

“Buraya maden, buraya otel, buraya tesis…”

Oysa o ağaç bazen 300 yıllık, bazen 500 yıllık.

Yani bir zeytin ağacını kesmek aslında küçük bir tarihi kesmek demek.

Ama bizim bazı karar vericiler tarihi kitaplarda sever.

Ağaçta görünce pek hoşlarına gitmez.

Bir de şu meşhur cümle vardır:

“Ekonomi için gerekli.”

Ekonomi dediğiniz şey de bazen tuhaf çalışıyor.

500 yıllık zeytin ağacını kesiyorsunuz, yerine üç katlı beton koyuyorsunuz.

Sonra turist geliyor ve soruyor:

“Bu bölgede eski zeytin ağaçları var mı?”

“Vardı ama yerinde çok güzel bir otel var.”

Yani tarihi kesiyoruz, sonra tarih turizmi yapmaya çalışıyoruz.

Biraz Nasreddin Hoca mizahı gibi.

Bir de yangın meselesi var.

Orman yanıyor.

Duman tütüyor.

Bir süre sonra bakıyorsunuz:

Hop… orada bir tesis.

İnsan ister istemez soruyor:

“Bu yangınlar doğanın mı, yoksa imarın mı?”

Tabii bu sorular bazen çok rahatsız edici bulunur.

Çünkü zeytin ağacı konuşamaz.

Ama konuşsaydı muhtemelen şöyle derdi:

“Ben bin yıl yaşarım.

Siz beni kesip üç yılda eskimeye başlayacak bir bina yaparsınız.

Sonra da medeniyet dersleri verirsiniz.”

Zeytin ağacı aslında bize çok basit bir şey öğretir:

Sabır.

Toprağa kök salar.

Yıllarca büyür.

Yavaş yaşar.

Biz ise hızlıyız.

Çok hızlı.

Hızlı keseriz.

Hızlı beton dökeriz.

Hızlı unutuyoruz.

Ama doğanın hafızası yavaştır.

Bir gün gelir, bir kahvaltı masasında çatalla yakalayamadığınız bir zeytin tanesi size şunu hatırlatır:

“Ben senden çok daha eskiyim.”

İşte o anda insanın içinden şu cümle geçiyor:

Ey çok bilmişler…

Çatalla bile yakalayamadığımız bu küçük meyvenin ağacına neden bu kadar düşmansınız?

Bir gün belki anlarız:

Zeytin ağacı kesilince sadece bir ağaç gitmez.

Bir gölge gider, bir tarih gider, bir hafıza gider.

Ve belki de en kötüsü…

Sabah kahvaltısında zeytine bakarken artık biraz daha mahcup oluruz.