AnasayfaKültür-SanatTiyatronun çok çalışan az yorulan savaşçısı; Ayşenil Şamlıoğlu

Tiyatronun çok çalışan az yorulan savaşçısı; Ayşenil Şamlıoğlu

Son olarak Star TV’de yayımlanan Menejerimi Ara dizisinde “Peride” karakteriyle evlerimize konuk olan Ayşenil Şamlıoğlu, tiyatro ve televizyon dünyasının duayen isimlerinden… Bugün (20 Mart) usta sanatçının doğum günü. Biz de yazarımız Pınar Erol’un Nisan 2013’te sanatçıyla yaptığı röportajından bir kesitle kendisine, “İyi ki varsınız, doğum gününüz kutlu olsun” demek istedik.

Keyifli okumalar…

Neşeli saçları bağımsız. İstedikleri yönde hareket halindeler. Gözleri yaşananların yeşil tanığı. Sesi kahkaha olarak çınlarken de, fısıltıyla sırlarını verirken de açık sözlü. Ama Ayşenil Şamlıoğlu’nu bu kadar güzelleştiren şey samimiyeti. Samimiyetle anlatıyor, samimiyetle sarılıyor, samimiyetle tiyatro yaşıyor. Bu görmüş geçirmiş bilge kadın, tiyatronun her yerine çok yakışıyor.

“İçindeki çocuğu büyütmeyenden oyuncu oluyor” diyorsunuz. Sizin çocukluğunuza baktığımızda dedenizin (Kurtuluş savaşı komutanlarından veteriner hekim Aziz Göktekin) üzerinizde etkisi büyük. Onun kütüphanesi, bildiği yabancı diller sizi bugüne o zamandan hazırlamış.

Torunların arasından beni seçti ama bende olanı gördüğü için beni seçti. O kadar küçük yaşta kendi yaş grubumun okuyamayacağı kitapları okumaya başladım ki. Tolstoy’lar, Balzac’lar… Ortaokula başladığımda hocalar cüce görmüş gibi oldular. Şiirleri Farsça okuyup, Türkçe tercümesini yapan, vezinleri açıklayan bir çocuk gördüler karşılarında. “Sen bunları nereden biliyorsun” diye şaşırmışlardı. 12 yaşına ulaşıncaya kadar bana böyle bombardıman yapılmış durumda. Bana bunları yapmış olmasının bugünkü biçimlenişimde, varoluşumda etkisi çok büyük.

Abdi İpekçi köşesinde yazdı

Tiyatroyla ilk temaslar Üsküdar Kız Lisesi’nde okurken oluyor. Liseler arası tiyatro şenliğinde oynarken ayağınız kırılıyor, o halde evin büyükhanımı rolünü oynuyorsunuz.

Üsküdar Lisesi müzik ve tiyatroya çok teşvik eden bir okuldu. O zamanlar, İstanbul Liseler Arası Tiyatro Yarışması bayağı ciddiye alınan bir şeydi. Hocamız, İdris Küçükömer’in eşiydi. İdris beyin, İngiliz Edebiyatı’na olan düşkünlüğü sonucunda “Kireçli Bahçe” adında çok ağır bir İngiliz eser seçildi. Üstüne üstlük ben altmış yaşındaki büyükhanımı oynadım. Daha etim ne, budum ne? Hatta Abdi İpekçi köşesinde, “lise çocuklarının bu kadar zorlu bir metnin üstesinden gelmesi çok değerli bir şey” diye yazmıştı. Ben her zaman tiyatroyla ilgili bir çocuk oldum. Üsküdar Tunusbağı’nda otururken binanın arka bahçesinin yarısı satılıp açık hava sineması yapılmıştı: Bahar Sineması. Dünya sinema tarihinin çok büyük filmlerini ardı ardına seyretme olanağına sahipsiniz. Annem, “geç kalmak yok, lütfen herkes uykuya” derdi. Benim yatağım da pencerenin önünde. Dirseğimin üstüne kalkınca karşımda dev bir perde görüyorum. Annemin ayak tıkırtısını duyunca yatıyorum, gidince izlemeye devam ediyorum. Ortaokul ve lise yıllarında, o Bahar Sineması beni çok etkilemiştir. Oradan birçok şeyi, sahneleri öğrenip her çocuk gibi ben de oynardım.

Tüm merakınız tiyatroya yöneldiği halde, siz konservatuvar öncesi hem gazetecilik hem mimarlık okuyorsunuz ama iki okulunuzu da bitirmeden ayrılıyorsunuz.

Hedefime geç ulaştım. Ailelerin gözüyle baktığında tiyatro geleceği çok sağlam görünmeyen bir alan, geleneksel yaklaşım bu. Böyle hissetmede de haklılar. Herhangi bir zorlukla karşılaştığında, sığınacak başka bir mesleği olabilmeli diye düşünüyorlar. Kaldı ki bizimkiler tiyatroya çok yakın duruyorlar. Babam bizi sirke götürüyor, “Gösteri bitince bütün gücünüzle alkışlayacaksınız” diyor. Çünkü verdiğiniz para değil; alkışlarınız onu mutlu edecek. Sanatçıyı mutlu etmenin tek yolunun alkış olduğunu bana babam öğretiyor.

“Dünyanın en mutsuz mimarı olacaksın”

Babanız, sizin diğer okulları bitirmemenize değil, konservatuvara girinceye kadar kaybettiğiniz vakte üzülüyor. Sizin üzülmenize üzülüyor ve “benim kızım hiçbir şey olmayabilir ama ev kızı olarak oturamaz” diyor.

“Nasıl olur da sırf bizi üzmemek için hayatından bu kadar zamanı feda edersin? Kendine bunu nasıl yaparsın?” dedi. Üniversitede Lale Erzen hocamdı. Hiç unutmuyorum onun cümlesini; “Bak”, dedi “Burası ODTÜ Mimarlık. İdeali mimarlık yapmak olup da bu bölümü kazanıp gelen öğrenci sayısı üçte birdir. Geri kalan ya istediği bölümü tutturamayıp buraya gelmiştir ya da çevresinde birileri onu buraya yönlendirmiştir. Ama seneler ilerlerken, gerçekte istediğinin bu olmadığını görse de artık geriye dönemez. Çünkü ODTÜ gibi bir okulda okuyor. Ama sen o makus talihi kabul edemeyecek olanlardansın. Ne yapmak istiyorsan bir an önce yap çünkü eğer yapmazsan, dünyanın en mutsuz mimarı olacaksın”. İlk defa biri -hem de hocam- okulu bırakmam konusunda bana omuz verdi. Onu asla unutmam. Onun bana verdiği güç öyleydi ki “tamam, yapıyorum bu işi” deyip, konservatuvar sınavına girdim.

Tiyatronun farklı alanlarında bulundunuz. 1982’de Devlet Tiyatrosu oyuncusu ve yönetmen yardımcısı oldunuz. Eğitmenlik, yönetmenlik yaptınız. Bu kadar yerden birden bakarak tiyatronun esas sorunlarını nasıl saptarsınız?

Hep iddia ettiğim şey şudur; Kimse bana ayrım getirmesin tiyatroda. Anadolu Tiyatrosu, İstanbul Tiyatrosu, küçük sahne, büyük ölçekli sahne, tecrübeli oyuncu, tecrübesiz oyuncu falan… Bunları tanımıyorum. Tiyatro tiyatrodur! Oyun oyundur! Seyirci seyircidir! Oyuncu oyuncudur! Eğer siz yüreğinizi koyarak bir iş yaparsanız, o işin sahne üzerinde mutlaka karşılığı vardır. Devlet Tiyatrosu çok yoğun Anadolu turnesi yapar. Repertuvarı oralara göre belirleme telaşına çıldırırım. Senin görevin seyirciyi daha farklı dillerle, daha farklı yaşamlarla, daha farklı dünyalarla tanıştırmak. Büyük Anadolu turnesi için İstanbul Devlet Tiyatrosu’ndan benim yönettiğim “Kozalar” ve “Ölüler Konuşmak İster” seçildi. Herkesi bir telaştır aldı. İnsanlar bunu İstanbul’da bile anlamakta zorlanıyor deyip çıldırdılar. Turne organizasyonlarında görevli çalışanlarımız vardır. Bir yıl boyunca, bunun için çalışırlar. Adamın omuzları düşmüştü “eyvah ben baştan kaybettim” diye. Yola çıkmadan önce bütün ekibi topladım ve uzun bir konuşma yaptım. “Yüreğinizi koyarak o sahnenin üstünde durup seyirciye olanca saygınızla ve coşkunuzla oynadığınız sürece, seyirci hiçbir şey anlamasa bile, verdiğiniz emekten etkilenir” dedim. Ben de ekiple birlikte çıktım turneye. Gittiğimiz her kentte ben de selama durdum onlarla. Sonuç? En yüksek seyirciyle kapattık. Her yerde en sık duydukları cümle şuydu; İstanbul Devlet Tiyatrosu sanatçılarını bu kadar büyük coşku ve enerjiyle sahnede görmek ne kadar güzel! Aksi hem tiyatroyu, hem seyirciyi hem de oyuncuyu hafife almaktır.

Oda Tiyatrosu’nda “Benim Adım Regine”i oynayacağız. “Biz dört kişi bu sahneye sığmayız” dedi arkadaşlar. Çok güldüm. “Bu sığışamadığınız sahnede yapacaklarınız asabınızı bozacak, bunu bilin” dedim. Çünkü düşüncem şu; Eğer altmış takla atılması gerekiyorsa sahnede, altmış takla atılacak. Sadece bu, buradaki ölçeğe göre olacak. Yoksa o oyunu var etmek için verilmesi gereken emek ve enerjide hiç değişiklik olmaz.

Bir buçuk sene birbirlerini görmedikleri olurmuş

Buna benzer bir örnek vermiştiniz. Cüneyt Gökçer 700 kişilik sahnede 50 seyirciye İbsen oynayan oyuncularını kutluyor. “Bu durum sakın sizi yıldırmasın. Siz Türk Tiyatrosu’na aslında çok büyük hizmet veriyorsunuz” diyor.

Devlet Tiyatrosu bu konuda Türk Tiyatrosu’na çok büyük emek vermiştir. Bugün yetişkin seyirci varsa, bunda kamu tiyatrosunun katkısı yadsınamaz. Ülkenin dört bir yerine koşmuş bir tiyatrodur. Eski dönemlerde, altı aylık turnelere çıkarlarmış. Beyhan ve Baykal Saran’dan dinlediğime göre turne zamanı bir buçuk sene birbirlerini görmedikleri olurmuş. Zamanla süreler kısalmış. Ben bir buçuk aylık turnelere çıktım. Gece oynuyoruz. Otele gelip yatıyoruz. Sabah otobüs hareket ediyor, en yakın kente gidiliyor. Orada bir küçük prova alınıyor, sonra oyun oynanıyor, gece yatıyorsun, sabah yine otobüsle yola çıkıyorsun. Öyle bir tempoyla kaç kişi çalıştı, elini vicdanına koyup söyleyecek. Zamanında bu emekler olmasaydı İbsen şimdi yaygın bir yazara dönüşür müydü? Çok doğaldır ki özel tiyatrolar başka kanallar açmak, kendi seçimlerini yapmak ve kendi teatral dillerini sunmakla yükümlüler. Ve bu yaptıkları çok değerli. Ben seyirci olarak DOT’a gittiğimde neyi göreceğimi bilerek gidiyorum. Orada şöyle bir dünya beni karşılayacak diyorum. Burada (Kumbaracı50) nasıl bir dünya var biliyorum. İkinci Kat’ta beni neyin beklediğini biliyorum. Krek dediğim zaman ne olacak biliyorum. Kamu tiyatroları bütün seyirci profilini düşünerek geniş yelpazede, her türlü alanda, renkte oyun bulmakla yükümlüdür. Onlar, “benim sanatsal anlayışım ve çizgim bu. Ben sadece bu tür oyunlar oynayacağım” deme hakkına sahip değildir.

Hep çok çalışıyorsunuz ama az yoruluyorsunuz. “Koşarken bir gün yere düşecek. Biz düştü sanacağız ama ölmüş olacak” diye takılırlarmış size.

İlk kez beraber çalıştıklarıma şu iki şeyi söylerim: “Bir, provaya girdiğim zaman beni gözünüzle takip etmeye çalışmayın. Benim ne yapacağım belli değil. Hakikaten kafanız dağılır. İki, bana insani ihtiyaçlarınızı hatırlatın, ‘yorulduk, mola istiyoruz, acıktık’ deyin. Eğer bunları demezseniz ben hiçbir şey anlamadan devam ederim”. Ben yorgunluğu bir tek şöyle anlarım. O gün tiyatro biter, gece eve gelirim, kapıdan içeri girince birdenbire bütün vücut boşalınca, “Allah’ım ne kadar yorulmuşum” derim.

“İnsanlar artık kirlendi eski saflıklarıyla inandıklarına artık inanmıyorlar” diyen Durrenmatt’a çok hayransınız.

Artık seyirci profili çok değişti. Şimdi her şeyi internetten avucunun içine alan bir profil var. Dünyayı böyle takip eden bir nesilden söz ediyoruz. Eskidenmiş o, burada “şelale akıyor” deyince, ona inanan saf, temiz seyirci. Benim rasyonalite içeren oyunlara çok canım sıkılır. Birdenbire sahneyi dönem İspanyolları basar. Burası İspanya değil, bana uydurmayın. Burası bildiğin bizim Şinası Sahnesi. Çırpınarak en iyi İspanyol olmaya çalış, yine de iyi bir İspanyol’un kötü bir taklidi olacaksın. Önemli olan; özgün bir biçimde, sadece bu coğrafyada yetişmiş, bu coğrafyanın kültürüyle, DNA’sıyla farklılaşmış sanatçı olarak, Anadolu’dan edindiklerinle ve çağdaş olmak üzere senin o metni nasıl oynadığın. Ben bunu görmek isterim.

“Kayseri barosundan geldim, çaktırmayın”!

Hiç unutmuyorum “Karakolda” diye bir oyun oynuyorduk. Amerikan karakolu, 42. Cadde’de geçiyor. Oysa sahnedeki, her haliyle Türk karakolu. Ben oyunun yönetmen yardımcısıyım. Kıyamet koptu. Bir türlü dönem fötürünün kalıplarını bulamamışlar. Amerikan fötürünü yapamıyorlar. Bizim yaptığımız olsa olsa muhtar fötürü. Muhtar fötürlerini kafasına takmış Amerikan karakol çalışanları, inanılır gibi değil! Bir perde boyunca Boston barosundan gelecek olan yaman bir avukattan söz ediliyor. Sonra bizim arkadaş geliyor. Elinde o her yerde gördüğümüz bond çanta ve kafasında muhtar fötürüyle sahneye girerken fısıldayarak “Kayseri barosundan geldim, çaktırmayın” diyordu. Asap bozucu bir şey.

“Dünyanın Ortasında Bir Yer”de öyle bir yönetim var ki, tiyatronun kolektifliği burada iyice ortaya çıkıyor. Işık tasarımı, dekor tasarımı, kostüm tasarımı, yönetmenliği en az oyuncular kadar sahnede. Hepsi başrolde. Ayşenil Şamlıoğlu bu işin bir ekip-takım işi, bir bütün olduğununu gösteriyor demiş bir izleyici.

Çünkü buna çok inanıyorum. Hepimiz tiyatro için, sözde kolektif bir sanat diyoruz ama uygulamada öyle olmuyor. Ben tiyatronun kolektif olduğuna sonsuz inanıyorum. Işık benim için çok önemli bir oyuncudur. Dekor oyuncudur. Kostüm oyuncudur. Olmazsa olmaz müzik oyuncudur. Koreografi oyuncudur. Eğer 10 kişilik bir oyun yönetiyorsam bu unsurları da ekleyip 15 kişilik oyun yönetirim. Önemli olan hepsinin dengeli bir bütüne hizmet etmesi. Eğer bu taşlardan biri öne çıkıyorsa orada bir başarısızlık vardır. “Dünyanın Ortasında Bir Yer”de her şey bir korodur. Koro koca bir kimliktir. Müthiş bir güçtür. Koroya sonuna kadar hakkını vermeniz lazım. Çünkü o aynı zamanda yazarın bir şeyi doğrulamasını ya da karşı durmasını temsil eder. Eğer koroyu daha geride kılarsanız, yeterince gücüyle gelmezse, çok büyük bir eksiklik var demektir.

Emekli kâğıdınızda hizmet süreniz 31 yıl 8 ay yazıyor. Aslında erken bir emeklilik. Niye yaratıcılıktan uzaklaşma gibi radikal bir karar aldınız o zaman?

Çünkü bazı oyunlarımın çok kısa sahnelenmesine rağmen kaldırıldığını gördüm. En son bir Genel Müdür değişimi aşamasında yaşananlar, bardağı taşıran son damla oldu. Yeni gelen İstanbul Müdürü eski Müdür’ün bütün oyunlarını kaldırıyorum dedi. Bir de baktım ki o kadar emek verilen “Dünyanın Ortasında Bir Yer” kaldırılmış. Oyuna harcanan emeği, dekor ve kostüm için verilen emeği kaldırıp atamazsınız. Bu bir repertuvar tiyatrosunun zenginliğidir. Mesela o çok büyük başarı elde ettiğim Adana Devlet Tiyatrosu yapımı “Pazartesi Perşembe” oyunu, biliyor musunuz ki sadece 21 gün oynamıştır? Hakikaten ortalığı ayağa kaldıran ve Adana Devlet Tiyatrosu’na büyük onur kazandıran bir oyundan bahsediyoruz. Ben de elden takip edip hemen emekli oldum.

Kör istedi bir göz Allah verdi iki göz

Sonra güzelce emekliğimi yaşamak için Cunda’ya çekim yapmaya gittim. Kendi kendime de dedim ki kör istedi bir göz, Allah verdi iki göz. “Yol Arkadaşım” adlı diziyi çekiyoruz. Otelde sabah gözümü açtığımda bütün o körfezin güzelliğini seyrediyorum. Denizin içindeyim ve de çalışıyorum. Bu ne güzel bir emeklilik… Derken bir telefon… Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği teklif ediliyor. Bir an kalakaldım açıkçası. Ben çok idealist bir babanın, ailenin elinde büyüdüm. Onların yüklediği bazı değerler var. Onlar sizi tartışmasız biçimliyor. Eskiden bir yöneticilik teklifini asla kabul etmezdim. Ben üretiyorum, yaratı sürecindeyim, idarecilik beni durdurur derdim. Ama seni bu noktaya taşıyan bir ülkeye olan borcunu geri ödemen lazım. Tamam, sen tiyatroda yaratmayacaksın -sinemada televizyonda olursun- ama tiyatroda yaratacaklara sağlıklı bir ortam sağlamak üzere orada durmalısın. Ve dört yıl da çok büyük sevgiyle yaptım işimi. Kendimi geri çekip başkalarını öne çıkararak hizmet verdim. Bıraksalardı hiç gocunmadan daha da hizmet verirdim. Benim duygum bu.

Tiyatronun, Batı ile arasındaki üç yüz yıllık açığın kapanması için nitelikli oyunların yeterli olmayacağını, buna eşlik eden seyircinin ve sanat politikasının olması gerektiğini söylüyorsunuz.

Bizlerin bireysel gelişimiyle, çok parlak oyuncular ya da yönetmenlerle bazı oyunları ortaya koymamız ya da birtakım adımlar atıp yurtdışında da oyunlar sergileyen toplumlar olmamız ile bu iş çözümlenmiyor. Size eşlik edecek sanat politikaları lazım. Eşlik edecek bir seyirci bilgi ve kültürü lazım. Ayrılan bütçe zaten Kültür Bakanlığı bütçesi içinde komik bir rakam. Onun içinden tiyatroya ayrılan ise minicik bir rakam. Ve sen bu küçücük meblağa göz dikiyorsun. Çok üzüldüğüm nokta, bu saçma sapan tartışmalarla Türk Tiyatrosu adına, o tırısta giden at koşmaya başlamış ve tam dörtnala geçmişken sen ona çelme takıyorsun. Şehir Tiyatrosu’nun da öncesine gidelim, geleneksek Türk Tiyatrosu’na verilen onca emeğe ihanettir bu çelme. Kökenini ta Orta Asya’da bulacağın bir tarihten bahsediyoruz…

 

 

KÜLTÜR-SANAT

YAŞAM

EDİTÖRDEN