Seni ilk tanıdığımda 'Tuğrul Tülek yörüngesi diye bir şey var' demiştim. Araya yıllar, nice olaylar, farklı tiyatrolar, yeni oyunlar girdi ama fikrim değişmedi; demlendi. Şimdi o yörüngenin bir de kuyruklu yıldızı olduğunu biliyorum. Biz kuyruğuna takıldığımıza göre, yıldızlık sana kaldı. Doğal bu. Güzel de. Burası sevgisini, sevincini belli edenlerin, ruhdaşların, duygudaşların yeri.  İlhamın ebe sobe yapmadığı durgun zamanlarda, şekilden şekle giren o esin kuşu, uğraya uğraya güzelleştirdiği her kalbi birbirine bağlıyor. Sanat dediğimiz yerden havalanıyor, bizi rüzgârına katıyor. Buna bayılıyorum. Adlı adınca Alfred Archibald Jones’u düşün. Onun yaratıcısını… Gülümsedin mi? “Doğru şeyi, doğru anda söyleyen Thespis gibi tarihin en doğru anında öne çıkan adamlar hep olacaktı ama çoğunluğu oluşturmak için de Archie gibilerine ihtiyaç vardı...” Samet Maya İkbal’in, ona, ortak geçmişlerini hatırlatan kadim dostluğu gibi tanıklık edeceğiz biz de. Anımsatıcı olacağız. Diş kökleri kadar derinden gelen bağlarla ahbaplık kuracağız. Çünkü inci gibi düşlerin var senin.  Müzik, hayatında hep vardı, biz seni birçok yerde çalarken ya da özel gecelerde başkalarının şarkılarını söylerken dinliyorduk. Artık tiyatroculardan oluşan ve kendi şarkılarını söylediğin bir müzik grubun var; “YaDa”. Sözler ve besteler senin. Daha önce Mam’Art’ta yönettiğin 'Nereye Gitti Bütün Çiçekler' oyununun şarkılarını yazmıştın. Şarkılarının başkalarıyla buluşmasıyla; oyunlarının başkalarıyla buluşmasının sendeki karşılığı nedir? Şu an yaptığımız şeyi ve “YaDa”nın yavaş yavaş kıvama gelmesini çok seviyorum. 'İki Kişilik Yaz'ı hepimiz çok büyük bir sevgi ile anıyoruz. O benim için, seyircinin karşısında şarkı söylemeyi prova ettiğim bir oyun oldu. Ve sahnede şarkı söylerken, kendimi çok rahat hissettiğimi gördüm. Aslında ben liseden beri şarkı yaparım ama kimseye dinletmem. O 'İki Kişilik Yaz' döneminde Özgehan Özturan’la da sahneyi paylaştık. O da oyunun üçüncü oyuncusuydu. Dot’un çok çılgın bir çalışma biçimi vardı. Orada tiyatro yapmayı, yeni oyunlar okumayı, çeviriler yapmayı her zaman çok sevdim ve bana çok iyi geliyordu ama yeni bir şeyler yapmak için bir zamanımın olmadığını gördüm. Hayatıma başka şeyler alabilmek, başka şeylere de alan açabilmek için, başka bir çalışma biçimini seçmeye karar verdim. Dolayısıyla o kadar sık oyun oynamayınca, aslında hep yapmak istediğim müziğe vakit ayırma şansım doğdu. Ben de Özgehan’ı aradım. Üç sene aynı sahneyi paylaşınca, ortak bir müzik zevki de oluşuyor doğal olarak. Ayrıca o oyun için bana gitar çalmayı öğreten kişi. Yani benim gitar hocam. Aramızda öyle bir bağ da var. Benim yaptığım şarkılar var, gel bir dinle. Bakalım bunlardan bir şey olur mudiye sordum. O da gitarını alıp geldi. Şarkıları dinledi ve gitarıyla şarkılara can getirmeye başladı. Aklımda hiç albüm çıkartmak, grup kurmak fikri yoktu. Belki bu şarkıları başkalarına ulaştırabilirim diye düşünüyordum. Çalarken baktık ki müzikal anlamda iyi de anlaşıyoruz. Birlikte geçirdiğimiz altı-yedi saatin sonunda; 'niye biz beraber müzik yapmıyoruz ki' dedik. Ben büyüdüğümüz dönem olan 80’lerdeki, 90’lardaki, yani bildiğimiz dönemdeki müziği çok seviyorum ve özlüyorum. O 'Garage Band' mevzusunu, bir araya gelip organik şekilde yapılan müziği, fazla sentetik desteğin olmadığı müziği dinlemeyi hâlâ çok seviyorum. Müzikle ilgili referans verirken kullandığımız isimlerin de bunlar olduğunu, asıl kalıcı olanların da yine bunlar olduğunu düşünüyorum. Bu isimlerden birine dönüşmek gibi bir iddiam yok ama bizi derinden etkilemiş ve müzisyen kimlikleriyle bizi bir yerden, başka bir yere götürmüş kişileri seviyoruz. Dolayısıyla en bildiğimiz yerden müzik yapmaya başladık ve ilham veren müziklerden yola çıkarak bir ekip oluşturmaya karar verdik. “YaDa” da böyle oluştu aslında. Süreçte ekibe Can Şıkyıldız ve Aykut Akdere eklendi. Dört insan, hepimizin başka fikirleri var. Ben rock da severim ama R&B de çok severim. Özgehan daha sıkı rockçı, hardrock’çıdır. Fakat sonra yolda gördük ki ben aslında şarkıları daha sert istiyorum. Özgehan da bunları bu kadar hard rock yaparsak kimse dinlemez diyor. Yani hem kendimizi daha iyi tanıdık hem de kendi müziğimizi oluşturmaya başladık. İki sene oldu önce evlerde, sonra yavaş yavaş stüdyolarda müzik yapmaya başlayalı. Süreçte yolumuz Pasaj Müzik ve Garaj Müzik ile kesişti. Onlar bize yol haritası çizmemizde de yardımcı oluyorlar. Sonra stüdyo konserleri yaptık. O konserlerde, eşimizin, dostumuzun bizimle olması bizi çok mutlu ediyor. Birincisi; kendimizi güvende hissediyoruz. İkincisi; yaptığımız müziğin etkisini başka insanların üstünde görmek istiyoruz. Şu ana kadar da hep olumlu dönüşler aldık. Bu da bize güç verdi. Yaptığımız işe daha çok asılmamızı sağladı. Tabii ki stüdyo geceleri devam edecek. O biraz, bizim imzamız gibi de oldu. İnsanlar seni sahnede hep oyunculuğundan ve yönetmenliğinden dolayı alkışladılar. Oynadığın rolle, yarattığın kişiyle, metnin anlattığı şeyde karşılık bulurken; bu sefer kendi dünyanın kapısını açtın ve biz sana, bu şarkı sözlerini yazdıran motivasyonu merak ettik. Seni yeniden tanıdık. Bu öyle bir dalgalanma ki sana bunu yaptıranın, izdüşümü biz olduk. Biz seni, sen bizdeki seni gördün böylece. Bunu senden duymak ne güzel, teşekkür ederim. Hikâye anlatmayı seviyoruz sonuçta. Bu, oyuncu olarak bizim mesleğimiz. Şarkı söylemenin de aslında bundan çok uzak olmadığını anladım ama tabii ki onun kendine özgü başka zorlukları varmış. Gerçekten oyunculuktan çok farklı işleyen bir disiplinmiş. Ama ortak paydada bir hikâye anlatıcılığı var. Anlatmak istediğimiz, paylaşmak istediğimiz, kafamızı yorduğumuz, kafamıza takılan ya da bizi mutlu eden ne varsa, onları söylemek istiyoruz. Şimdilik şarkıları ben yazıyorum ama bu hep ben yazacağım anlamına gelmiyor. Asıl istediğim, mutlu olduğumuz insanlarla, bir arada bir şey yapmak. Şimdi Gizem Erdem de katıldı bize. Bu zaten en başından beri istediğim bir şeydi. 'İki kişilik Yaz'da birlikte şarkı söylüyorduk. Gizem estetik olarak, ses olarak, yetenek olarak bizi çok üst seviyeye taşıyabilecek bir güce sahip. Dolayısıyla bu yolculukta onu hep yanımda istiyorum. Aslında kimse 'İki Kişilik Yaz' ile vedalaşamamıştı. Orada yaratılan enerjinin şimdi burada devam etmesi şahane olmuş. Bugün “YaDa”nın oluşmasında “İki Kişilik Yaz”ın izdüşümü var. Durup dururken olan bir şey değil bu. Şarkı söylemenin keyfini aldıktan sonra, ben onu bırakmak istemedim. E sürekli müzikli oyunlar da yapamam. Oradan aldığımız güçle, aslında biz şimdi buradayız. O anlamda da çok özel bir oyun. Gizem’in birçok farklı meziyeti var. Şarkı söylüyor, dans ediyor, koreografi yapıyor. Bütün bunları kendi dilimize uygun hale getireceğiz. Çünkü ben farklı disiplinleri kullanmayı seviyorum. Geçen sezon yolun "Hata Yapım Atölyesi"yle kesişti ve seni 'Kediler Bataklığı’nda'yı okuma tiyatrosu olarak sahnelerken gördük. Devam edecek mi? Ya da tam teşekküllü sahnelenecek mi? Biz Demet’le (Evgar) bir araya geldik ve 'Hata Yapım Atölyesi' için ne yapabiliriz diye konuştuk. Demet de, ben de çalışmayı çok seviyoruz. O anlamda kafalarımız çok uydu. Heyecanlıyız, tabii ki bir şeyler yapmak istiyoruz. O, 'Kediler Bataklığı’nda' oyununu çok sevdiğini söyledi. Hadi bunu okuma tiyatrosu yapalım diye kendiliğinden gelişti süreç. Sonra sevdiğimiz arkadaşlarımızdan bir ekip kurduk. Ben yönettim, onlar oynadı. Hiçbir zaman için oyunu, bir sonraki sezon yaparız gibi bir düşüncemiz yoktu. Belki okuma tiyatrosu olarak devam edebilirdi ama sonra biz de 'Hedda Gabler' sürecine girdik. O süreçte başka hiçbir şeye odaklanamaz hale geldik. Gerçi ben öyle söyleyemeyeceğim. Aynı zamanda 'Aşk Geçmişim'i yaptığım için ister istemez odaklandım ama niye olmasın? 'Kediler Bataklığı’nda' çok sevdiğimiz bir oyun. Her iki oyunda da (“Kediler Bataklığı”, “Hedda Gabler”) kadının başkaldırısının farklı yöntemlerini, boyun eğmeyen kadınların radikal kararlarını izliyoruz. 'Hedda Gabler'in yazarı İbsen zaten feminist tiyatronun öncüsü sayılıyor. Gerçi siz Patrick Marber uyarlamasını yapıyorsunuz. Bu kadın eksenli oyunlar kimin seçimiydi? 'Kediler Bataklığı’nda'yı bana öneren Demet’ti. 'Hedda Gabler' anladığım kadarıyla önceden Mehmet Birkiye ile konuşulmuş ve bir sonraki seneye yapılması planlanmış bir oyundu. Biz bir araya geldiğimizde Pangar’ın bir sonraki sene ne yapacağı belliydi. Bu hem yönetmen Mehmet Birkiye ile hem oyuncularla hem de tasarım ekibinin çoğuyla sahne üzerinde ilk birlikteliğin. Her yeni kişi, yeni dil, yeni bakış açısı, yeni fikir, yeni bir sinerji. Nasıldı içinde olmak? Doğru. O çok öğretici bir şey. Alışık olduğun bir dil içerisinde, sürekli aynı isimlerle çalışarak, evet güvende hissediyorsun ama bir yerden sonra, bu tekrar etmek oluyor ya da heyecanını yitiriyorsun. Son üç-dört yıldır farklı yönetmenlerle, farklı oyuncularla çalışma şansım oluyor ve aslında yıllardır bu işin içinde olmama rağmen ne kadar küçük bir çemberin içinde kaldığımı görüyorum şimdi. Bugüne kadar Mehmet Birkiye ekolünden biriyle çalışmamıştım ve onunla çalışmak hem oyuncu olarak hem yönetmen olarak bana çok iyi geldi. Çünkü onunla oyun çalışırken eşzamanlı olarak 'Aşk Geçmişim'i yönetiyordum. Mehmet Birkiye’nin bu oyunla yaşadığı aşk, o tekstle kurmuş olduğu sağlam bağ, her bir kelimenin altını ballandıra ballandıra anlatması, bundan duyduğu keyif benim 'Aşk Geçmişim'le, tekstle ve oyuncularla kurmuş olduğum bağı da değiştirdi, geliştirdi. Biz de eşzamanlı olarak senin oyunculuğunu ve yönetmenliğini izledik. Yaratı sürecindeki özgürlüğün önemini kıyaslama şansımız oldu böylece. Ben bu kadar keyifli oynayabileceğim bir Tesman’ın ortaya çıkmasını beklemiyordum. Bir de bu, çok seyirci-sever bir oyun değil. Başından beri 'Hedda Gabler'in seyircinin favori oyunu olmayacağını biliyordum. Olması da gerekmiyor. Ödeneksiz bir tiyatronun 'Hedda Gabler'i yapması başlı başına çok büyük bir cesaret. Evet, tiyatro para kazanmak için yapılmaz diye bir düşünce var ama yeni işler yapmak için de tabii ki tiyatrodan para kazanmak zorundasınız. Seyircinin içine giremeyeceği bir tiyatro yapmak, birçok özel tiyatronun göze alabileceği bir şey değil. Şu an seyirci ile kurduğu bağ beni çok mutlu ediyor. Oyundan sonra, seyircinin geri bildirimleri ile hikâyeyi ne kadar iyi takip ettiklerini ve ne kadar doğru algıladıklarını görüyoruz. Ve 'Aşk Geçmişim'. Danielle Craig Jackson’un en çok bilinen oyunlarından biri. 'My Romantic History' (Aşk Geçmişim) Edinburgh’da Traverse Theatre’ta 2010 Ağustos’unda prömiyer yapıyor. (Bush Theatre, Sheffield Theatre). Oyun ödül alıyor. Sen, Fringe Festival’da izliyorsun ve aslında önce oynamaya iştahlansan da benim izlemelere doyamadığım 'İki Kişilik Yaz'ı oynamaya başladığın için o dönem bunu yapamıyorsun. Oyunu tamamıyla tesadüfen izliyorum ve çok seviyorum. Her sene de 'bu oyunu yapalım' diye dile getiriyorum. Tabii ki oynamak istiyorum çünkü çok oyuncaklı, oyuncunun çok fazla şey katabileceği bir rol. O bir türlü olmuyor ama bu arada 'İki Kişilik Yaz' başlıyor 2014’de. Tarz, matematik, değindiği mevzu ve oyuncuya sunduğu alan olarak çok benzeşiyorlar. O yüzden 'İki İkişilik Yaz'dan sonra bu oyuna benim oyuncu olarak ilgim tamamen bitiyor ama oyun öyle güzel ki sahnelenmesini de çok istiyorum. Derken Filiz Küçük ve Mine Güler beni aradılar. Tiyatro yapımcılığına girişmek istediklerini söylediler. Bizim bir tiyatromuz olsun istiyoruz. Oyunlar yapmak istiyoruz. Nereden başlamalıyız, neler yapmalıyız. Bize yol gösterir misin? dediler. Ben de çeşitli sorular sordum ve bu minvalde onlara bazı oyunlar gönderdim. Özellikle 'My Romantic History' güzel oyundur diye de araya sıkıştırdım tabii. “Muhtemelen sizin ihtiyaçlarınıza bu iyi gelecektir dedim. Çünkü oyun her salona adapte edilebilir. Oyunu okudular ve çok sevdiler. Hemen çevrisini istediler. Ben de Erdem Avşar’ı aradım. Erdem oyuna bayıldı. Gerçekten çok ince, çok güzel bir çeviri yaptı. İngilizcede anlaşılır olan sokak dilini bize çok güzel adapte etti. Oyunu, bu dile çok iyi dönüştürdü. Böylece yavaş yavaş 'Tatlı Ekşi Tiyatro'nun bir kimliği oluşmaya başladı. Sonra işin içine 'Pangea' girdi. Ben de yönetmeni olarak bu işin içine dâhil oldum. Sonra da zaten Şebnem Bozoklu, Rıza Kocaoğlu ve Melisa Doğu oldu.

Türk izleyicisi tepkilerini göstermede korkak davranıyor

Doğru buluşmalar diye bir şey var. Bu her zaman olmuyor. Doğru zamanda, doğru insanların buluşmasından öte bir şeyden bahsediyorum. Aslında doğru enerjilerin buluşması demeliyim...  Yapım ekibinden tut, sahne arkasında asistanlığımızı yapan arkadaşlara kadar geçerli bu söylediğin. Biz çok güzel bir ekip olduk. O tebessüm benim tam da istediğim şeydi. Yurtdışında izlediğimiz oyunlarda, tiyatronun seyirci üzerindeki o kolektif duygu oluşturmasını çok seviyorum ben. Türk izleyicisi, tepkilerini göstermek konusunda daha korkak davranıyor genelde. Kahkaha attığı zaman, ağladığı zaman ya da bir şekilde nidalarla karşılık verdiği zaman, hep birileri tarafından uyarılma endişesi yaşıyor. Bu öyle bir şey değil. İzlerken tabii ki bir tepki vereceksin. Oraya gelip o hikâyeyi izlerken, aslında hikâyenin seni bir yerden, bir yere götürmesini istiyorsun. O yüzden de kendini bırakman lazım. Seyirci ile oyuncu arasındaki kolektif ilişki ancak öyle olabiliyor. Bir de çok ilginç bir şey var. Aynı salonda tiyatro oyunu izleyen seyircilerin kalp ritimleri bir yerden sonra aynı atmaya başlarmış. Bu bilimsel bir şey. Bunu çok istiyordum. Özetle kolektif bir bilinç yaratmak istiyordum. Seyircinin rahatlamasını çok istiyordum. Zannedersem oraya ulaşıyoruz. Geçmişimiz, şu anımızı, geleceğimizi biçimlendiriyor. Ve şimdi olduğumuz, dönüştüğümüz kişinin üzerinde kim bilir kaç kişinin izini, gölgesini taşıyoruz. Bu bizimle birlikte paket olarak gelince de, yeni başlangıçlar da özgürleşemiyor.  E tabii, yani düşünsenize, biriyle tanıştınız ama geçmişte yaşadığınız birtakım şeylerden dolayı onu hemen bir kategorize ediyorsunuz. Ve ona bir şans tanımıyorsunuz. Ya da onu 5-0 yenik başlatıyorsunuz. Bu çok yanlış bir şey. Her insan, eşit şansı hak eder. Belki de daha önce başkalarına attığı kazığı atmaz; belki daha beterini de atabilir. Ama ne olursa olsun, daha evvelden yaşadığımız birtakım hayal kırıklıkları ve kalp kırıklıkları bir başkasını hayatımıza almanın önünde bir engel teşkil etmemeli. Çünkü hepimiz bir başkasının hayatında kalp kıran olarak durabiliyoruz. Sadece aşktan bahsetmiyorum. Dostluk, iş arkadaşlığı, yeni bir iş, yeni bir kurum… Attığımız her adımda böyle. O travmaları kontrol edebilir duruma gelmiş olmamız lazım ki; büyüyebilelim.