AnaManşet

"Sosyal Medya şirketleri artık ifade özgürlüğünün değil, devletin baskı aracı durumunda"

“Dijital İtaat Rejimi” raporu: “Sosyal medya şirketleri artık ne ifade özgürlüğünün teminatı ne de kullanıcının müttefiki. Türkiye’de bu platformlar, devlet sansürünün gönüllü ya da zorunlu uygulayıcıları hâline gelmiş durumda"

T24 yazarı Füsun Sarp Nebil, "Fiili itaat ve algoritmik gölge sansür: Sosyal ağlar kullanıcıları değil, kendi ticari çıkarlarını korumayla meşguller" başlıklı yazısında, İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) tarafından yayımlanan raporun çok daha rahatsız edici bir tabloyu ortaya koyduğuna dikkati çekti.

Füsun Sarp Nebil'in, yazısının tamamı şöyle:

Türkiye’de sosyal medya platformlarının ifade özgürlüğüyle ilişkisi uzun süredir tartışma konusu. Ancak bu tartışma çoğu zaman “erişim engelleme sayıları” ya da “tekil sansür vakaları” üzerinden yürütülüyor. Şimdi İfade Özgürlüğü Derneği (İFÖD) tarafından yayımlanan “Dijital İtaat Rejimi: Türkiye’de Sosyal Ağ Sağlayıcıları ve Şeffaflık Yanılsaması” başlıklı yeni rapor, bu yüzeysel tartışmayı aşarak çok daha rahatsız edici bir tabloyu ortaya koyuyor.

Küresel sosyal medya şirketleri, Türkiye’de kullanıcı haklarını değil, kendi ticari varlıklarını korumak adına devletin sansür taleplerine sistematik biçimde boyun eğmiş durumda. Bu konuyu daha önce, Twitter’ı (X) terk eden medya kuruluşlarını özetlediğimiz yazıda da dile getirmiştik. Sosyal Medya şirketleri artık ifade özgürlüğünün değil, devletin baskı aracı durumunda.

Şimdi İfade Özgürlüğü Derneğinin son raporu da bu dönüşümü “dijital itaat rejimi” kavramıyla tarif ediyor. Raporun yazarlarından Prof. Dr. Yaman Akdeniz ile raporun sonuçlarını 43 sualde inceledik. Bu yazıda bu 43 sualin özetini yayınlıyoruz.

Yasal uyum değil, fiili itaât

Ülkemizde, 2020 ve 2022 yıllarında 5651 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler, sosyal medya platformlarını Türkiye’de temsilcilik açmaya zorladı. Kamuoyuna bu adım “muhatap bulmak” ve “hak arama kolaylığı” olarak sunuldu. Ancak rapor, bu anlatının büyük ölçüde bir yanılsama olduğunu gösteriyor.

Temsilcilik açma zorunluluğu; bant daraltma, reklam yasağı ve ağır idari para cezaları tehdidiyle birleştiğinde, platformları hukuken değil ama fiilen itaatkâr hâle getirdi. Şirketler, evrensel ifade özgürlüğü ilkelerini savunan küresel aktörler olmaktan çıkıp, devletin içerik kaldırma ve veri talebi mekanizmalarına sessizce uyum sağlayan yerel aparatlara dönüştü. Çünkü bant daraltma ve reklam yasağı ticari kazançlarını engelledi. Sosyal medya şirketleri kullanıcılarının haklarını korumak yerine, kendi ticari menfaatlerini önceliğe aldılar.

Bu dönüşümü örneğin, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gördük. Elon Musk bu yaklaşımdan ötürü dünyada eleştiriye uğradı ama aldırmadı. 19 Mart 2025’deki İmamoğlu tutuklanması sonrasında bu olay daha görünür hâle geldi. Siyasal kriz dönemlerinde platformların “direnç kapasitesinin” fiilen sıfırlandığı raporda açıkça belgeleniyor.

Şeffaflık raporları: Aydınlatmak yerine karartmak

İFÖD Raporuna damgasını vuran en önemli tespitlerden biri, sosyal medya şirketlerinin yayımladığı şeffaflık raporlarının işlevsizliği. Facebook/Meta, X, TikTok ve YouTube gibi platformlar her ne kadar düzenli raporlar yayımlasa da, bu belgeler:

  • Hangi içeriğin hangi yasa maddesine dayanarak kaldırıldığını göstermiyor
  • Mahkeme kararı ile “topluluk kuralı ihlali”ni bilinçli biçimde birbirine karıştırıyor
  • Analiz yapılmasını imkânsız kılan toplulaştırılmış “sayı dökümleri” sunuyor

Bu nedenle rapor, mevcut durumu bir “şeffaflık tiyatrosu” olarak tanımlıyor. Şeffaflık, kamuoyunu bilgilendiren bir araç olmaktan çıkıp, şirketlerin “yasal uyum sağladık” demesine yarayan bürokratik bir vitrine dönüşmüş durumda.

Üstelik Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) da bu tabloyu pekiştiriyor. BTK, platformlardan aldığı ayrıntılı raporları “ticari sır” gerekçesiyle kamuoyundan gizleyerek, sistemi tamamen kapalı devre hâle getiriyor.

Algoritmik gölge sansür: En tehlikeli sansür biçimi

Raporda dikkat çeken bir diğer başlık ise algoritmik gölge sansür. Bu yöntemde içerikler doğrudan silinmiyor; bunun yerine:

  • Haber akışlarında görünmez kılınıyor
  • Arama sonuçlarından sessizce çıkarılıyor
  • Trafik ve etkileşimleri dramatik biçimde düşürülüyor

Bu sansür biçimi, klasik erişim engellemelerden daha tehlikeli. Çünkü ortada itiraz edilebilecek bir karar, bir muhatap ya da bir gerekçe yok. İçerik “var”, ama fiilen yok hükmünde.

Raporda örneklenen Halk TV ve çeşitli bağımsız medya kuruluşlarının yaşadığı Google Discover trafiği kesilmeleri ile EngelliWeb içeriklerine gönderilen gerekçesiz “delisting” bildirimleri, bu görünmez sansürün somut göstergeleri olarak öne çıkıyor.

Platformlar arası fark mı, ortak itaât mi?

Rapor, platformları tek tek incelediğinde çarpıcı tutarsızlıklar da ortaya koyuyor:

  • LinkedIn, Türkiye’ye sunduğu raporlarda “sıfır talep” beyan ederken, küresel raporlarında Türk makamlarının taleplerine %100 uyum sağladığını kabul ediyor.
  • TikTok, Türkiye’den gelen taleplere %90’ın üzerinde uyum oranıyla, sansür taleplerine neredeyse koşulsuz itaat eden bir profil çiziyor.
  • YouTube, Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş yasa maddelerine dayanarak içerik kaldırmaya devam ediyor.
  • X (eski Twitter) ise AB’de Dijital Hizmetler Yasası (DSA) kapsamında asgari şeffaflık sağlarken, Türkiye’de bilinçli bir “karartma” politikası izliyor.

Sonuç net: Bugün “dirençli platform” diye bir kategori kalmamış durumda.

Dijital kamusal alanın daralması

Bu tablo, doğrudan kullanıcıların gündelik hayatına yansıyor. Haber alma hakkı zayıflıyor, politik tartışmalar daralıyor ve otosansür sıradanlaşıyor. Kullanıcılar artık “bunu paylaşırsam başıma ne gelir?” sorusuyla hareket ediyor.

Rapora göre dijital alan, çoğulcu bir kamusal tartışma zemini olmaktan çıkıp; devletin sınırlarını çizdiği, şirketlerin bekçiliğini yaptığı denetimli bir alana dönüşüyor.

Sonuç: Şeffaflık bir yanılsama, itaât kurumsal

“Dijital İtaat Rejimi” raporu, rahatsız edici ama net bir mesaj veriyor:

Sosyal medya şirketleri artık ne özgürlüğün teminatı ne de kullanıcının müttefiki. Türkiyede bu platformlar, devlet sansürünün gönüllü ya da zorunlu uygulayıcıları hâline gelmiş durumda.

Bu rejimin kırılması; güçlü bir sivil toplum baskısı, hukuki reform ve uluslararası insan hakları mekanizmalarının devreye girmesiyle mümkün olabilir. Aksi hâlde dijital kamusal alan, giderek daha dar, daha sessiz ve daha tek sesli bir yapıya evrilecek.

Prof. Dr. Yaman Akdeniz ile yaptığımız söyleyişi burayı tıklayarak okuyabilirsiniz.