Kalk dilber, gidelim bağ arasına, Şakısın bülbüller, gül incinmesin; Eser seher yeli zülfün dağıtır, Gerdana dökülen tel incinmesin. Filozofların sakallarından ve giyinişlerinden ötürü kesinlikle saygıdeğer kimseler olduğunu söyleyen Erasmus felsefecileri bakın nasıl tarif ediyor: "Kesinlikle bir şey bilmezler ama her şeyi bilmekle övünürler. Görüşlerinin zayıflığı, saçmalayan zihinlerinin dalgınlığı, ayaklarının altındakileri görmelerine engel olur. Yeryüzünde yegane bilge olmakla övünürler, başka insanlara kımıldayan boş hayal gözüyle bakarlar. Bunlar kendilerine inanacak kadar budala kimseler bulan mutlu delilerdir." Erasmus filozoflar ile ne yaşadı onu bilemem. Orada değildim. Ama bunları neden söylediğine dair sanırım bir şeyler tahmin edebilirim. Binlerce yıldır felsefecilerin ortaya attığı her düşünce başka bir düşüncenin açık bir kanıtı, ya da eleştirisi olmuş. Hele hele felsefenin üzerinde şekillendiği varlık konusu öyle bir hal almış ki, içine girip de çıkabilen yok. Ortalık toz duman.. Biz de varlık konusunu size anlatmak için kalkıp gittik, gide gide gittik. Göründü Çin ve Maçin bağları. Girdik birine, değirmencinin biri değirmen çevirir, yanında bir de kedisi var. O kedideki göz, o kedideki kaş, o kedideki burun, o kedideki ağız, o kedideki kulak, o kedideki yüz, o kedideki saç, o kedideki kuyruk, o kedideki ses... Varlık konusu işte böyle vesselam. Ortada bir kedi var ama herkes kedinin bir tarafını tutmuş gidiyor. Ya ortada kedi de yoksa? Bilimi anlamakta kullandığımız sistemi varlığı anlamak için de kullanmış ve yanılmışsak? Hayatın manasını bilime, teknolojiye, ekonomik büyümeye bağladığımızdan mıdır bilinmez, varlık konusunu da bilimsel düşünüyoruz. Nitekim Descartes "Düşünüyorum o halde varım" diyerek varlığı düşünce ile bulabileceğimizi söylerken başkası ona şöyle sesleniyordu; "Ey Descartes bilimin yolunu çok iyi açıklamışsın. Çok iyi bilim adamısın ama çok kötü felsefecisin haberin olsun" Varlık konusu o yüzden işin içinden çıkılacak bir konu değil. Söze gelse de sözde bulunmaz. Öz'e gelince de söze dökülmez. Onun için bu konularla ilgilenmeyenlere hayat daha güzel. Akıntıyla yüzmenin kolaylığı dururken insanlar neden yön değiştirsin ki? Bu ancak yaşamın en zor anlarında dünya savaşlarında, katliamlarda revaçta olan bir şey. O zaman insan uyanıyor ve soruyor. Şimdi kimsenin uyanıp ta soracağı bir şey yok. Her neyse biz düşüncenin tırmanamadığı bu sarp yokuşu bir kenara bırakıp, Karacaoğlan'a takılalım. Gönül ne gezersin sarp kayalarda İniver aşağı yola gidelim Bir güzel sevmeyle gönül eğlenmez Gel güzeli bolca İl'e gidelim Gitmeyelim.. Vazgeçtim... Bu yaşta Karacaoğlan bozar bizi. Ne demiş atalarımız; Ehli keyfe keyif verir, Kahvenin kaynaması, Eşeği yoldan eder, Sıpanın oynaması… Yoldan çıkmaya gerek yok. Biz yine ufak ufak konumuza dönelim. Bu arada çaktırmayın bu konularla ilgilendiğinizi millet bilmesin. "Bu yaşa geldin varlığı yokluğu bilmiyorsun. Hay seni okutan hocanın" diyen birileri muhakkak bulunur. Biz en iyisi fısıldayarak da olsa ancak kendimizle baş başayken soralım. Varlık nedir? Varlık, felsefenin temel kavramlarından birisidir. Varlık, tüm varoluşlarda ortak olan tek şeydir ve en yüksek soyutlamadır. Varlık, yalnızca gerçek dünyada var olan değil aynı zamanda düşüncede de var olandır. Felsefe varlığı akıl yoluyla ve temellendirerek açıklamaya çalışır. Akıl yoluyla varlığı anlamaya çalışanların bu zamana kadar pek fazla yol aldığını söyleyemiyoruz. Nitekim "Tüm Batı felsefe tarihi Platon'a düşülen dipnotlardan ibarettir" denildiğinden hareket edecek olursak 2.500 yıldır felsefede Platon ve Aristoteles'i aşacak bir akıl çıkmamış piyasaya. Onlarda da bulamadıysa gerisini anlatmaya ne hacet. Ancak geçtiğimiz yüzyıl birisi çıktı ortaya. Tam anlamasak da bir şeyler söyledi. Aristoteles'in yanlış yoldan yürüdüğünü felsefenin de yanlışın üzerinde yürümeyi sürdürdüğü şeklinde bir şeyler. Haklıysa durum çok ciddi. En azından "Düşünüyorum o halde varım" diyenler için ki, düşünememişler. Bu kişi varlık konusunda yanıldığımızı ve yanılgının kökünün Antik Yunan felsefesine kadar uzandığını öne sürdü. O'na göre Batı felsefesi çok derinlere uzanan bir çatlağın üzerine iki bin yıl boyunca adım adım gergef gibi işlendi. Çatlak üzerine kalıcı bir şey inşa edilemeyeceğinden sağlam bir zemin bulmak gerekiyor. Bunun için de için de Aristoteles'i geçmeyi ama ileriye doğru değil, geriye doğru geçmeyi öneriyor... Başka bir anlatımla bilim ileride ama felsefe çok geride kaldı diyor. Bunları söyleyen yirminci yüzyılın en etkili düşünürü olarak gösterilen Heidegger. İnsanın, hala düşünmediğini, fakat düşünüyor olduğunu zannettiğini ileri sürerek tüm felsefe dünyasına 'Düşündüğünüzü zannediyorsunuz ama Düşünmüyorsunuz' diye bağırıyor. Erasmus gibi şaka yollu da söylemiyor. Ciddi ciddi.. “Saf Varlık ve saf Hiç öyleyse aynıdır” diyen Hegel'in ünlü yargısına bir noktada hak veren Heidegger, "Varlık ve Hiç birbirine aittir" diyor. Ancak Hegel'de olduğu gibi her ikisi de belirsizlikte üst üste geldikleri için değil, kendi özünü sürdürürken yerini Hiçe bıraktığından. Ona göre insan yaklaşık 2.500 yıldır varlık üzerinde düşünemiyor. Sebebi ise Varlık hakkındaki düşünceler hep var olan üzerinde yürütülmüş. Oysa saf varlık Hiç'lik ile birlikte düşünülmeli. Önce 'Hiç' anlaşılmalı. Hiç'e ulaşırsak oradan Varlık'ı bulmak daha kolay. Peki, Hiç'i nasıl düşünebiliriz? Hiç, eğer kendiliğinden düşünülebilseydi, zaten düşünüyor olurduk değil mi? Heidegger asıl bundan sonrası için bombayı patlatıyor, "Korku Hiç'i açığa çıkarır. Bu konular derin köşe yazısına sığmayacak kadar derin olduğu için burada bırakalım ve konunun en can alıcı noktasına dönelim. Batı felsefesinin içinden çıkmış bir kişi Batı Felsefesi'ni yerden yere vururken aslında ne demek istiyor. Siz diyor bilimin yolunu buldunuz. Bu yönde çok ileri gittiniz. Ancak varlığı bilimsel ölçülerle kanıtlamak ve mahiyetini tam olarak kavramayı bugüne kadar gerçekleştiremediniz. Çünkü varlığı varlığınız ile düşünmeye çalıştınız ve vardığınız sonuç ise sizi hiçbir yere götürmedi. Geriye dönün ve Hiç'likte varlığı bulun.. Şu aralar batıda birçok kişi "Ya Heidegger haklıysa?" diyor. Eğer, bizimkiler fırsatı değerlendiriyorsa; Feyzullah Koç'un Doldur Sofi Çay Doldur ilahisi Avrupa listelerini sallayacak demektir.