DDI Akademi’nin öncülüğündeki “Kadın ve Sanat Festivali” 28 Ocak’ta sona erdi. Sıradan günlerimize yarenlik ettiği, bir parça sanat, bir parça anlam kattığı için tiyatro adına çekilen o kırmızı çizgi de silikleşiyor. İnadını, geçici bir süre kenara bırakıp bu yeni biçemle barış imzalıyorsun. Birlikte öğrenmeye çalışıyorsun. Cihangir Akademi yapımı “Böyle Şeyler Yalnız Filmlerde Olur” ile sanırım orta yolu bulduk. Onlar bir adım attı, biz bir adım attık derken bir yerde buluştuk. Buluşur buluşmaz da sarıldık. Oyunun yazarı ve oyuncusu Pınar Göktaş’ı görünce insanın içinden başka türlüsü gelmiyor zaten. O, içine sokmak isteyeceğin türden bir oyuncu. Öyle sevdiriyor kendini.
24 Aralık 2019’da prömiyer yapan oyun fazla sahnelenemedi. Oysa daha Bahadır Songül’e ait afiş tasarımını gördüğüm anda merakımı kazanmıştı. Bir de fotoğrafta gördüğüm kızın, biraz Anne Hathaway, biraz Audrey Hepburn’ü anımsatan duru güzelliği... Cihangir Akademi’nin Genel Sanat Yönetmeni Şule Ateş’in “Hikâye Anlatıcılığı ile Solo Performans Tasarımı” atölyesinden doğmuş metin. Denene denene şimdiki halini almış. Hikâye anlatıcılığını yabana atmamalı. Bugünün stand-up performanslarının kökü o kadim “meddah”lığa uzanıyor. Harç aynı harç. Yine gözlem, yine nüktedanlık, yine çalışkanlık, yine sahne sempatisi, yine ustanın çırağa el vermesini istiyor. Oyunun dramaturgu ve yönetmeni Şule Ateş’in de peşinde olduğu dil bu. Çağcıl meddahlık.
Pınar Göktaş, arada kurmacayla renklendirse de bize kendi hikâyesini anlatıyor. Hayatla bağını aşk üzerinden kuran bir kız çocuğu o. Büyümesini birlikte izliyoruz. Romantik komedilerin gerçekliğini kendi hayatı üzerinden test ediyor. Kendini kötü hissetmesin. O filmlere kimler kimler kanmadı ki! Neyi var neyi yok, ortalığa dökmese de hatırı sayılır “özel”ini paylaşıyor bizimle. İzleyiciyi köşe bucak gezdiren metin, belli ki güncellenmiş ve bu gösterime uyumlanmış. Hem hikâye, hem mekân onun olunca, sadece evinin kapılarını değil, kalbinin kırıklarını da açıyor. Kimseye söylenmeyen, vitrine konmayan duygular anlatıldıkça, misafir odalarının kilitli kapıları sonuna kadar açılıyor. Bu covid sevimsizinin öğrettiği şeylerden biri de kendimiz için yaşamak, misafir için saklanan her şeyin üzerindeki ambargoyu derhal kaldırıp kendimiz için kullanmak değil mi?
Sahnelerin zoom’a dönüştüğü bu günlerde, DIY tiyatrolar boy gösteriyor. Teknolojik yeterlilik de en az iyi oyunculuk kadar aranan bir özellik artık. İzleyebilmemizin yegâne aracı da o. Ortam, yanlışlıkla beğen tuşuna basmak kadar kazaya müsait. Bu aksilik, burada da yaşanıyor. Pınar, Hasan Nizamoğlu’nun sesi kısma sabotajlarını göğsünde yumuşatmasını biliyor. Metnin esnek yapısı ona doğaçlamanın kaçışlarını sunuyor. İyi oyunculuk, kriz yönetimini de tanımlarının içine alıyor. Online provalar, online gösterimle aynı kumaştan olunca, dil kendini buluyor. Bu dil, Şule Ateş ve Pınar Göktaş’ın çocukluktan getirdikleri tiyatro sevgilerinin üzerine kuruluyor. Ne de olsa yazan yazanın dilinden anlıyor.
Pınar’ın cevherli oyunculuğu her role uysa da dans bilen, sempatik, güzel ve içten haliyle sanki müzikaller için biçilmiş kaftan. Amuda kalkmayı becerebilseydi, Yıldız Kenter’le özdeşleştirebilirdim belki. Şimdilik geleceğin Nevra Serezli’si, Gülriz Sururi’si olma yolunda diyebilirim.
Pınar’ın büyümesinin eşlikçisi Tarkan. Ona ait kilometre taşlarını her kaldırışımızda, altından şaşıran, gücenen, eleştiren bir Pınar hikâyesi çıkıyor. Tarkan’ın müzik kariyerinin izdüşümünde Pınar Göktaş’ın hikâyeleri var. Ya da tam tersi. Ben bu iç içe geçen izlekte Tarkan’ın Pınar’ı alkışlayalım diye büyütüp karşımıza getirdiğine inananlardanım. İlhamlar insanları birbirine bağlar. Belli mi olur, Tarkan’ın bugünlerde kamyon sözlerini anımsatan paylaşımlarından bir sonraki; “mükemmel bir uyum yakalayıp gönlünüzü fethetmek istiyorum” olabilir.
Ya da…
Öyle şeyler yalnızca filmlerde olur.