Dostoyevski okurken insan kendini romanın içinde değil, kendi hayatının kenar boşluklarında buluyor. Sayfalar ilerliyor ama aklın bir yerinde hep aynı cümle dönüp duruyor:
“İnsanın içini en çok acıtan şey hayal kırıklıkları değil, yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklardır.”
Bu sözü yazan “Fyodor Dostoyevski” ama sanki bizim sokaklardan geçmiş gibi. Çünkü bu cümle Rusya’nın soğuğundan çok, memleketin iç sıkıntısını anlatıyor.
Hayal kırıklığı dediğin şey nettir. Beklersin, olmaz. Canın yanar, sonra alışır geçersin. Ama yaşanması mümkünken yaşanmayan mutluluk… İşte o, insanın içine çörekleniyor. Bir ihtimal gibi. Ne tam yara oluyor ne tam kabuk bağlıyor.
Düşünüyorum da… Kaç kere “şimdi zamanı değil” dedik?
Kaç kere “biraz daha sabredeyim” diye erteledik kendimizi?
Kaç kere içimizden geleni değil, olması gerekeni seçtik?
Bir şehre taşınabilirdik.
Bir işi göze alabilirdik.
Birini tutabilirdik ya da bırakabilirdik.
Ama hep şartları bekledik.
Şartlar düzeldi mi?
Hayır.
Biz alıştık.
Bizde mutluluk hep ileri bir tarihe randevu verilir. Önce okul bitsin. Önce işe gir. Önce ev al. Önce çocuk büyüsün. Önce emekli ol. Hayat sanki banka kredisi gibi taksitlendirilir. Ama kimse şunu söylemez: Ömrün vadesi belli değil.
Sonra bir gün aynaya bakarsın. Gençlik gitmiş, cesaret yorgunluğa dönüşmüş, hayaller maaş bordrosuna teslim edilmiş. Ve insanın içini asıl yakan cümle şudur:
“Ben aslında başka bir hayatı da yaşayabilirdim.”
Evet, ekonomik kriz var. Evet, adalet duygusu zedelenmiş. Evet, insanlar yorgun, umutsuz, geçim derdinde. Bunların hepsi gerçek. Ama bazen en büyük vazgeçişi biz yapıyoruz. Kimse gelip hayallerimizi elimizden almıyor; biz “uygun değil” deyip rafa kaldırıyoruz. Kendi ihtimalimizden vazgeçiyoruz.
Dostoyevski’nin kahramanları hep bir eşikte durur. Adım atarlarsa başka bir hayata geçeceklerdir, atmazlarsa bildikleri karanlıkta kalacaklardır. Biz de farklı değiliz. Sadece bizim eşiklerimiz daha sıradan: bir telefon, bir dilekçe, bir özür, bir vedâ.
Cesaret büyük devrimler yapmak değildir çoğu zaman.
Bazen sadece içindeki sesi inkâr etmemektir.
Şunu fark ettim: İnsan felaketle baş edebiliyor. Ama ihtimalle baş edemiyor. Çünkü felaket yaşanır ve biter. İhtimal ise insanın içinde yaşamaya devam eder. Yıllar geçse de, gecenin bir vakti gelip kapıyı çalar: “Hatırlıyor musun?”
Belki mesele geçmişte yaşayamadıklarımızın yasını tutmak değil. Belki mesele, hâlâ mümkün olanları fark etmek.
Çünkü kaçırdığımız mutluluklar acıtıyor, evet.
Ama daha tehlikelisi, hâlâ elimizin altında duranları da fark etmeden geçip gitmek.
İnsan bir kere “keşke” der, bu anlaşılır.
Ama ömrünü “keşke” ile geçirmek…
İşte Dostoyevski’yi okurken insanın içi tam da burada sızlıyor.