Jack London’ un birbirinden harika eserleri arasında, adeta bir baş yapıtı haline gelen, “Martin Eden” bugün bile bizlere ayna tutuyor..
Yoksul olmakla birlikte eğitimsiz de olan genç bir denizcinin, burjuva sınıfından bir kadına aşık olmasıyla başlayan; kadının dünyasına ve o sınıfa kabul edilebilmek için verdiği kendini var etme, sınıf atlama mücadelesi kendine yabancılaşmasıyla sonuçlanıyor.
Şüphesiz yarı biyografik olan bu eserde, bir insan başarısı da söz konusudur.
Ama yazarın ısrarla altını çizdiği şeyse; başkaları tarafından idealize edilmiş hayatlar varoluşsal gerçekliğimizi ne kadar içine alır.
Zira, bazen hedefe koyduğumuz şeylere ulaştığımızda varoluşsal boşluğa düşmekle kalmayıp, kendimize yabancılaşacak kadar trajik boyutta bireyselciliğin pençesine de düşürür..
Eden, aşık olduğu üst sınıftan kadının dünyasına layık olabilmek için sınırları zorlayarak, eğitim ve öğretimle değişim ve dönüşümü yakalar.
Ve söz sahibi bir yazar olur. Ancak bu yeterli gelmez.
Oysa ki bunun için gecesini gündüzüne katmıştır.
Fakat yinede burjuva toplumu bu başarıyı görmez ve küçümsemeye devam eder.
Çünkü henüz, eğitimli, öğrenimli eserler veren bir yazar olmasına karşın, düzenli bir geliri yoktur ve o sınıfa ait davranabilecek zenginlikte değildir.
Martin eserler vermeye devam eder ve gerçekten ünlü olur. Tabi zengin de.
İşte o zaman ulaşmaya çalıştığı üst sınıf ve aşkı için uğruna sınırlar zorladığı kadın etrafında pervane olur.
Fakat; Martin tüm mücadele yolunda önceki sınıfından olan arkadaşlarından uzaklaşmıştır. Daha acısı ise ikiyüzlülüğün içinde yüzen burjuva sınıfını tanıdıkça onların hayatına da ait olmadığını anlar.
Çünkü, onlar kendisinin eserlerine, düşüncelerine ya da değişim dönüşümüne değil kazandığı paraya ve şöhrete değer verdiğini görür.
İşte bu noktada sadece hayal kırıklığına değil, yalnızlığa da sürüklenir…
London, “Martin Eden’ de aslında, Nietzsche’nin "bireycilik" ve "üstinsan" felsefesini benimseyerek toplumdan tamamen soyutlanan bir karakterin trajedisini anlatır.
Günümüzde psikolojide “Martin Eden Sendromu" olarak da bahsedilen bu durum; bir insanın hayatını adadığı o devasa hedeflere ulaştıktan sonra yaşadığı derin anlamsızlık, depresyon ve varoluşsal boşluk hali için kullanılır.
Bazen okumayı istediğiniz nokta da bulduğunuz anlamla birleştirirsiniz.
Bu noktada ben şunu söyleyebilirim o zaman.
Anasınıfından başlayıp üniversiteye kadar ki o zorlu maratondan sonra, seçilen meslekler ve uğruna verilen mücadele ve ödenen bedellerden sonra, sadece eğitim, öğretim ve liyakatlı bir gelişim elde etmekle kalan günümüz işsiz gençlerinden bahsedebilirim..
Her biri birer, Martin Eden Sendromu yaşıyorlar.
Yıllarca konulan hedef için verilen mücadelenin sonu koca bir işsizlik ve yok sayılmak olunca, derin anlamsızlık, depresyon ve varoluşsal boşluk hali içinde kalıyorlar…
Ama öyledir.
En anlaşılmaya, değer görmeye hatta desteğe
ihtiyaç duyduğunuz o anda yalnız bırakılırsanız.
Büyük bir kırılma yaratır…
Çünkü; insan, tüm kalbi ile güvendiği memleketinde, şartlar ne kadar zor olursa olsun idarecilerin, büyüklerin, toplumun cesaretle yanında olduğuna inanır..
Doğduğu günden beri kurduğu aidiyet bağında, dünya ne kadar kötüleşirse kötüleşsin, kendi memleketinin ona sahip çıkacağına inanır.
Sırf kendi erk güçleri, konfor alanları ve çıkarları için gözden çıkarıldığı zaman bu kurulmadır ve artık sonradan ihtiyaç duyulduğu anda diğer hiçbir duygu anlamlı değildir.
Evet, rüzgar döndü ve tüm siyasi aktörler de biliyorlar ki, ne gençler olmadan var olan iktidarları devam eder ne de muhalifler gençler olmadan var olan egemen sistemden onlarsız bir çıkış yolu bulur.
Fakat; karanlık ve çaresizlikle geçen günlerde ellerini tutmayıp bırakanların, şimdi onlara ihtiyaç duyduğu için yanlarında olmaları artık anlam taşımıyor…
Yıllardır kendi başlarına bir enkazın içinde yaşamayı başaranları artık kandıramazsınız.
Kaldı ki, adalet aidiyet duyguları yaralandı.
Bunca travma ve fırtınadan sonra, değerlisiniz gösterisi yıllardır açılan yaraları da onarmaz…
Farkında mısınız?
Hayatlarının en olmaları gerektiği zamanlarda, erk egemenlerden, muhalefetine hatta topluma kadar yanlarında olamadığımız gençlere birer hayat borçluyuz..
Bir şeylerin gerçekten değişmesini istiyorsak, derin anlamsızlık, depresyon ve varoluşsal boşluk sendromu içinde, kendilerini hiçbir yere ait hissetmeyen bu gençler için bir an önce,
Adaletten, hukuka, güvenlerini sağlamak zorundasınız.