Yeşilçam'ın siyah beyaz filmlerini hatırlayın...
Sonra renkliye geçildi ama hikâyeler pek değişmedi. Elinde tahta bavuluyla köyünden ayrılan insanlar, umutlarını da yanlarına alıp İstanbul'un, Ankara'nın, İzmir'in yolunu tuttu.
İstanbul,Haydarpaşa Garı'na inen bir Anadolu insanının merdivenlerden denizi ilk görüşündeki şaşkınlık, belki de köyden kente göçün en unutulmaz fotoğrafıdır.
O yıllarda insanlar tarlasını, birkaç büyükbaş hayvanını satar, üç beş kuruş biriktirir, bir tanıdığının yanına sığınarak büyük şehirde tutunmaya çalışırdı. Fabrikada, inşaatta, atölyede... Yeter ki ekmek parası çıksın.
Yeşilçam bu hikâyeleri öyle güzel anlattı ki bugün bile unutamıyoruz. Kimi zaman Kemal Sunal'ın saf ama akıllı Anadolu insanında kendimizi gördük, kimi zaman Şener Şen'in canlandırdığı karakterlerde şehrin acımasız yüzünü... Kibar Feyzo'da köyün dertlerine güldük, Sultan'da ise büyük şehrin insanı nasıl değiştirdiğini izledik.
O yılların unutulmayan sözü ise hep aynıydı:
"İstanbul seni yeneceğim!"
Ama İstanbul'un da kendine göre bir cevabı vardı sanki:
"Önce bir kirayı öde de, sonra konuşuruz..."
Aradan yıllar geçti...
Şimdi göçün yönü değişiyor.
Bu kez beyaz yakalılar, beton binalardan, trafikten ve bitmeyen toplantılardan kaçıp köy yaşamını hayal ediyor. Sosyal medyada dere kenarında kahve içenleri görünce, "Ben de köye yerleşeceğim." diyor.
Sonra ilk sabah horoz saat beşte görevini yapıyor.
Telefonun alarmını susturabilirsiniz ama horozu susturamazsınız.
Şehirde markete inmek beş dakika sürer. Köyde ise domatesin, biberin, bahçenin ve toprağın bir takvimi vardır. Onlar sizin mesai saatinize değil, doğanın saatine göre çalışır.
Bir de şu meşhur temiz hava meselesi...
Şehirde egzoz kokusundan kaçanlar, köyde ilk sabah ahırın önünden geçince anlıyor ki temiz hava sadece çam kokusundan ibaret değilmiş. Toprağın da, samanın da, emeğin de kendine has bir kokusu varmış.
Eskiden köyden şehre gelenlerin ilk sorusu, "İş bulabilir miyim?" olurdu.
Bugün şehirden köye gidenlerin ilk sorusu ise:
"İnternet çekiyor mu?"
Demek ki yıllar değişiyor, bavullar değişiyor ama insanın beklentileri pek değişmiyor.
Bir zamanlar umut tahta bavullarla köyden kente taşınıyordu.
Bugün ise huzur, valizlere konulup şehirden köye doğru yola çıkıyor.
Belki de insan ömrü boyunca aynı şeyi arıyor:
Yaşadığı yeri değil,yaşayabileceği hayatı...