Uçurtmanın hikâyesi, insanlığın göğe bakmayı öğrendiği zamanlara kadar uzanır. İlk olarak Çin’de bambu ve ipekten yapılan uçurtmalar, rüzgârı anlamak, mesafe ölçmek ve haber göndermek için kullanılmış. Oradan Japonya’ya, Hindistan’a yayılmış; kimi yerde bayram olmuş, kimi yerde bir geleneğin sessiz dili… Yüzyıllar sonra Benjamin Franklin, bir uçurtmanın ucuna bağladığı anahtarla gökyüzündeki elektriği yeryüzüne indirirken, aslında insanın merakını da tarihe yazmış.
Ama bütün bu tarih, benim için bir gün mahallede esen rüzgârla anlam kazandı.
Benim uçurtmam altıgendi. Üç çıtadan yapılırdı. O çıtaları birleştirirken, sanki dünyanın en büyük sırrını çözüyormuşum gibi hissederdim. Üzerini önce kağıtla kaplardık. Kağıt bulamazsak ne bulursak… Gazete bile olurdu. Sonra zaman değişti; naylon girdi hayatımıza,daha dayanıklı uçurtmalar yapmaya başladık. Ama yine de kağıdın o narinliği, o kırılgan gururu başka bir şeydi.
Kuyruk…
Uçurtmanın ruhu kuyruğundaydı. Rengârenk kağıtlardan yaptığımız o uzun kuyrukları öyle rastgele bağlamazdık. Kendine has bir düğüm sistemi vardı. Bilirdik ki dengeyi kuramazsak, uçurtma göğe çıkmaz; çıksa bile tutunamazdı.
Hayat gibi…
Dengeyi kuramazsa
savrulursun.
Ve o dengeyi yakaladığımız an…
İşte o an, gökyüzü bizimdi.
Saatlerce indirmek istemezdim uçurtmayı.
Çünkü indirmek, hayalin yere değmesiydi.
Çünkü indirmek, çocukluğun bittiğini kabul etmekti sanki.
Çocuk aklı işte…
Tuvaletimi tutup rüzgârı kaçırmamaya çalıştığım günler oldu.
Makaramdaki ip azdı bazen…
Bazen de ip çürüktü.
Bir anda…
“ÇAT!”
Ve uçurtma elimden kopardı.
Rüzgâr onu alır, başka mahallelere götürürdü.
Ben arkasından bakakalırdım.
Ama hiç üzülmezdim.
Çünkü ben o uçurtmaların kaybolduğuna inanmazdım.
Onlar benim gözümde aya giden elçilerdi.
Gökyüzüne yazılmış çocukluk mektuplarıydı.
Peşlerinden koşmak isterdim…
Koşsam, belki ben de uçardım.
Şimdi dönüp bugüne bakıyorum…
Sanki o uçurtmaların kuyruğuna sadece hayallerimiz değil,
çocukluğumuzun kendisi de bağlanmış ve rüzgârla birlikte bizden uzaklaşmış gibi.
Sokaklar eskisi kadar sesli değil.
Çocukların avaz avaz “ip ver!” diye bağırdığı o günler,
yerini sessiz ekran ışıklarına bıraktı.
Artık uçurtmalar gökyüzünde değil,parmaklarımızın ucunda kayıyor.
Dijital rüzgârlar esiyor şimdi…
Ama o rüzgârın kokusu yok.
Toprak kokusu yok.
Beklemek yok. Emek yok.
Ülkenin, dünyanın hali de biraz böyle değil mi?
Biraz savrulmuş…
Biraz ipin ucunu kaçırmış gibi…
Siyasetin sert rüzgârları,
insanın içindeki o saf çocuk sesini bastırıyor bazen.
Oysa biz bir zamanlar, üç çıta ve bir parça kağıtla gökyüzünü fetheden çocuklardık.
Şimdi yeni bir dünyaya alışıyoruz.
Başta zor geliyor…
Ama sonra hayatın bir parçası oluyor.
Tıpkı naylonun ilk girdiği günlerde olduğu gibi…
Önce yadırgadık, sonra
benimsedik.
Ve o günlerden bugüne değişmeyen tek bir şey kaldı aslında:
Uçurtma…
özgürlüktür, tutkudur ve rüzgârla var olan bir oyundur.
Belki de mesele şu:
Uçurtmayı değiştirmek değil…
Onu uçuran ruhu kaybetmemek.
Çünkü…
Bir çocuk, bir uçurtmayla göğe bakmayı öğrenir.
Bir yetişkin ise, o uçurtmayı hatırladığı sürece düşmez.