FATİH ÜREK

Bodrum’u bilen bilir…

Bir zamanlar gerçekten kasabaydı Bodrum.

Hesap kitap yapılmadan gidilen, beyaz badanalı evleriyle, tahta masalarıyla, ılgın ağaçlarının gölgesinde insanı kendine bağlayan bir yerdi.

İşte o yıllardan birinde…

Eşim, kızım ve ben, denize on adım mesafede mütevazı bir otelde kalıyoruz. Çocuklar havuzda, yetişkinler gölgede, hayat yavaş akıyor.

Derken…

Bahçeden içeri bir kalabalık giriyor.

Önce anlamıyorsunuz. Sonra bir uğultu yükseliyor. Ardından kahkahalar.

Ve kalabalığın ortasında: Fatih Ürek.

Altında şort, üstünde ince bir tişört…

Sarılmalar, öpüşmeler, “canım”lar, “aşkım”lar…

Bizim otelin alımlı misafiri karşılıyor grubu. Sanki dünya yıldızı gelmiş gibi.

Birkaç dakika sonra sahil doluyor.

İnsanlar otelin bahçesine doğru akıyor. Çünkü o dönem Fatih Ürek sadece şarkı söyleyen biri değildi; televizyondan eve giren, kahkahasıyla salonlara yayılan, yılan dansıyla memlekete moral dağıtan bir neşe paketiydi.

Ben bara geçiyorum.

Bir bira söylüyorum.

Yanıma üç “hanımefendi” oturuyor. Danteller, mini şortlar, makyajlar…

Garsonu çağırıyorlar:

“Canım iki bira verir misin?

Sesler… bass-bariton.

O an anlıyorum: görüntü kadın, ses erkek.

Ama kimsenin umurunda değil. Güneş tepede, Bodrum rahat, bira soğuk.

İşte tam burada insan şunu fark ediyor:

Bu ülkenin en güzel tarafı, bazen bütün kimliklerin aynı masada buluşabilmesi.

Akşam Oluyor, Bahçe Meclise Dönüyor

Akşama randevulaşılıyor.

Otel telaş içinde. Masalar kuruluyor, çiçekler diziliyor.

Ve yeniden büyük bir giriş…

Sanki siyasi parti lideri gelmiş.

Hoş geldiniz nidaları, alkışlar, selfi kuyruğu.

Müzik açılıyor.

Fatih Ürek ve arkadaşları sahneyi devralıyor.

Dansöz kıvraklığı, kahkaha, doğaçlama şov…

Ortakent sahili tıklım tıklım.

Genç-yaşlı, esnaf-tatilci herkes orada. Kimse “sen kimsin” demiyor, herkes “hadi oynayalım” diyor.

O gün şunu gördüm:

Sanat bazen sahne değildir; bir otel bahçesidir.

Bazen program değildir; doğaçlamadır.

12 Eylül’ün Gölgesinden Bodrum Güneşine

Ama insan gülüyor diye her şey güllük gülistanlık sanmayın.

Bu ülkede “kendini kadın hisseden” dostlar bir dönem neler yaşadı…

12 Eylül sonrası saçından, yürüyüşünden, ses tonundan fişlenen insanlar oldu.

Sokakta dayak, karakolda hakaret, sahnede sansür…

Bugün bir otel bahçesinde alkışlananlar, dün karanlık köşelerde itilenlerdi.

Memleket böyle bir yer işte:

Bir gün cop, ertesi gün çiçek.

Küçük Bir Siyasi Dipnot

Bakıyorum da…

Biz hâlâ toplum olarak birbirimizi “normal – anormal” diye ayırmakla meşgulüz.

Ama aynı anda seçim meydanlarında göbek atıyoruz.

Demek ki mesele kimlik değil; mesele çıkar.

Sanatçı sahnedeyse alkış var.

Oy lazımsa hoşgörü var.

Ama sokakta bireysen, yalnızsan… orada işler değişiyor.

O gün Bodrum’da şunu öğrendim:

Hayat bazen bir bira bardağında başlar, bir dans figüründe büyür.

İnsan dediğin, neşeyi paylaşabildiği kadar insandır.

Fatih Ürek’i orada gördüm:

Gürültülü, kahkahalı, hayat dolu…

Kısa bir karşılaşmaydı ama akılda kalan türden.

Onu sevgiyle anıyorum.

Bu memlekette bazen siyaset yoruyor, ekonomi eziyor, tarih ağır geliyor…

Ama bir gün ansızın bir otel bahçesinde müzik açılıyor.

İşte o an anlıyorsun:

Biz hâlâ birlikte gülebilen bir halkız.