ÇOCUK NİYE YAPILIR?

İnsanoğlu yüzyıllardır çocuk yapıyor.
Ama neden yaptığını sorunca işler biraz karışıyor.
Eskiden cevap daha kolaymış.
Köyde tarla var, bağ var, bahçe var, hayvan var... İnsan gücü lazım. Çocuk büyüyecek, babasının yanında tarlaya gidecek, anasına yardım edecek, eve ekmek getirecek.
Bir de meşhur yaşlılık hesabı var:
“Biz yaşlanınca çocuklarımız bize bakar.”
İnsan daha çocuk doğmadan emeklilik planını yapmış!
Tabii hayat her zaman hesabı tutturmuyor. Çocuk büyüyor, okuyor, meslek sahibi oluyor, bir bakıyorsunuz Almanya’da, Amerika’da, Avustralya’da...
Anne baba Ankara’da.
Telefon çalıyor:
“Anne nasılsınız?”
“İyiyiz yavrum. Ne zaman geleceksin?”
“İnşallah yazın.”
Hangi yaz olduğu henüz belli değil.
Ama çocuk hikâyesini yalnızca babadan anlatmak da büyük haksızlık olur.
Çünkü çocuk daha dünyaya gözlerini açmadan önce hikâyenin en ağır bölümünü çoğu zaman anne yaşamaya başlamıştır.
Aylarca bedeninde taşır. Doğurur. Gecenin üçünde ağladığında kalkar. Ateşi çıktığında başında bekler. Karnı doydu mu, üşüdü mü, terledi mi diye düşünür. Çocuk uyur, anne yine tam uyuyamaz.
Bir çocuk büyürken yalnız boyu uzamaz. Bir annenin de endişeleri onunla beraber büyür. Çocuk beş yaşındadır:
“Düşmesin.”
On beş yaşındadır:
“Başına bir şey gelmesin.”
Otuz beş yaşındadır:
“Üzerine bir şey aldın mı?”
Çocuk elli yaşına gelir.
Anne hâlâ:
“Aç mısın?”
Çünkü annelikte emeklilik pek yoktur.
Eskiden çocuk yetiştirmenin de başka bir düzeni vardı.
Anne evin içinde çocuğun bütün ayrıntısını bilir, baba çoğu zaman akşam eve geldiğinde son durum raporunu alırdı.
“Bugün ne yaptı?”
Anne başlardı anlatmaya.
Çünkü çocuğun dizindeki yaranın ne zaman olduğunu, öğretmenin ne söylediğini, hangi yemeği yemediğini, gece kaç kere öksürdüğünü çoğu zaman anne bilirdi.
Bugün elbette roller değişiyor. Babalar çocuk bakımının çok daha fazla içinde; olması gereken de bu.
Çünkü çocuk yetiştirmek tek kişilik oyun değildir.
Ama annelerin yüzyıllardır taşıdığı görünmeyen emeği de unutmamak gerekir.
Bugünün çocukları ise başka.

Eskiden anne:
“Ödevini yaptın mı?”
diye sorardı.
Şimdi çocuk:
“Anne, sen telefonunu güncelledin mi?”
diye soruyor.
Biz televizyonun kumandasını yanlışlıkla bozup yarım saat eski hâline getirmeye çalışırken sekiz yaşındaki çocuk geliyor:
“Ver anne, ver baba.”
İki tuşa basıyor.
Televizyon düzeliyor.
O anda anneyle baba birbirine bakıyor.
Yılların hayat tecrübesi, sekiz yaşındaki çocuk karşısında teknoloji konusunda mağlubiyetini ilan ediyor.
Bir de yapay zekâ çıktı.
Biz daha “Bu yapay zekâ nereye gidiyor?” diye tartışırken çocuk çoktan onunla ödevini, resmini, müziğini yapmış.
Yakında çocuk annesine:
“Anne sen uğraşma, ben hallederim.”
diyecek.
Anne de içinden:
“Ben seni otuz yıldır hallediyorum, sen daha yeni başladın!”
diyecek.
Ama bütün bu mizahın arkasında çok önemli bir gerçek var.
Anne doğuruyor, anne baba büyütüyor ama sonunda ortaya kendilerine ait olmayan bağımsız bir insan çıkıyor.
Belki anne için bunu kabul etmek daha da zor.
Çünkü bir zamanlar kendi bedeninin içinde taşıdığı çocuk, gün geliyor bavulunu alıp başka bir hayatın içine gidiyor.
“Ben büyüttüm.”
Doğru.
“Ben okuttum.”
Doğru.
“Ben geceleri başında bekledim.”
O da doğru.
Ama bütün bunların sonunda çocuk ne annenin ne de babanın mülkü oluyor.
Çünkü çocuk büyüdüğünde kendi yolunu seçiyor.
Biz doktor olsun istiyoruz, o müzisyen oluyor.
Biz yanı başımızda otursun istiyoruz, o başka şehre gidiyor.
Biz başka türlü bir hayat hayal ediyoruz, o kendi hayatını kuruyor.
Sonra anne baba birbirine bakıp soruyor:
“Bu çocuk kime çekti?”
Kendine çekti!
Belki kabul etmekte en çok zorlandığımız şey de bu.
Aslında çocuk sahibi olmak biraz da vedaya hazırlanmak gibi.
Önce anne karnında taşıyor.
Sonra anne baba kucağında taşıyor.
Sonra elinden tutuyorlar.

Sonra okul kapısında bırakıyorlar. Sonra üniversiteye gönderiyorlar. Bir gün bavulunu alıp evden çıkıyor. Anne kapının arkasından bakıyor. Baba camdan bakıyor.

İkisinin de aklından aynı şey geçiyor:
“Daha dün küçücüktü...”
Bir zamanlar yürürken düşmesin diye elini tuttuğumuz çocuk artık bize:
“Merak etmeyin, ben hallederim.”
diyor.
İşte o zaman anlıyoruz ki çocuk yetiştirmek, onu sürekli yanımızda tutmak değilmiş. Biz olmadan da yaşayabilecek bir insan yetiştirmekmiş.
Belki çocuk sahibi olmanın en büyük anlamı da burada.
İnsan kendisinin bir kopyasını dünyaya getirmiyor.
Yeni bir insan getiriyor.
Bizden daha bilgili olabilir.
Bizden daha cesur olabilir.
Bizim yanlış bildiklerimizi düzeltebilir.
Hatta bazen bize hayatı yeniden öğretebilir.
Eskiden çocuk annesinin, babasının elinden tutarak dünyayı öğrenirdi.
Bugün bazen anne baba çocuğun elinden tutarak yeni dünyayı öğreniyor.
“Şuna bir bakar mısın?”
“Bu nasıl açılıyor?”
“Ben nereye bastım?”
Roller değişiyor.
Ama sevgi değişmiyor.
Belki de çocuk yapmanın nedenini binlerce kitapta aramaya gerek yok.
İnsan geleceğe kendinden bir parça bırakmak istiyor olabilir.
Ama o parçanın büyüyüp kendisinden bambaşka biri olacağını başlangıçta pek hesap etmiyor.
İyi ki de etmiyor.
Çünkü çocuklarımız yalnızca bizim devamımız olsaydı dünya hiç değişmezdi.
Onlar biraz bize benzesinler...
Biraz annelerinden, biraz babalarından iz taşısınlar.
Ama biraz da bize itiraz etsinler.
Hatta gerektiğinde önümüze geçip:
“Anne, baba... O iş artık öyle yapılmıyor.”
desinler.
Biz de kızmayalım.
Çünkü bir zamanlar biz de kendi büyüklerimize aynı şeyi söyledik.
Sadece onlar duymamış gibi yaptılar.

{ "vars": { "account": "PASTE_ANALYTICS_ACCOUNT_ID" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }