Bugün; ne savaş politikalarıyla beslenen sistemlerden ne siyaset, partiler ve iç çekişmelerinden, ne halkın verdiği güçlü desteği suni argümanlar altında bırakan muhalefetten, ne ekonomi, ne de rasyonalitelerden bahsetmeyeceğim.
Bugün yekten insandan ve yaşamdan bahsedeceğim.
Evet, hani “yaşamaktan” eksik bırakılan hayatlarımızdan. Yani soluk almaktan değil, gerçekten "yaşamak"tan.
Özgür ve eşit olamadığımız bu topraklarda; sokaklarında yürürken kaybettiğimiz gülüşlerimizden ve gece huzurlarından.
Hani, yaşamak için ekmek, yüreğimiz için gül istediğimiz ama artık yüzümüzü acıtan yaşamaktan.
Ev ve iş arasında daraltılmış hayatlarda, mutsuzluk ve yorgunluk arasında sıkışmış insan yüzlerimizden bahsedeceğim.
Hayır, “insan" bu değil, “yaşam" bu değil. Hayır, hayır yaşamak bu değil demek istiyorum.
Evet, doğrudur düşmana inat yaşamak, hani direnen yanımızla hani bir gün daha fazla yaşamak borcudur boynumuzun da, ama o da insanca olursa.
Biliyorum hatırlamaktır yaşamak. Bir su sesinde, uğultulusunda bir çınar dalının ve ıslığında bir baykuşun kadim sesiyle, bilirim bellek uyanır.
Ve doğrudur. Yağan yağmurlar akasyaları ıslatır, yaşam yeniden canlanır. Ve fakat belli ki bu ülkede yaşamak artık bir bahtiyarlıkta değildir.
Çünkü biliyoruz ki; sorunlar dağ gibi ve her geçen gün büyüyorlar. Ve bir kadın, bir çocuk olarak, “insan" olarak yaşamak artık ağır bir yük oluyor.
Yaşamak aynı zamanda birazda “iz” bırakmaktır geride. Fakat dertten başka hangimiz iz bırakıyoruz ki geleceğe.
Birer çakıl taşı hepimizin dilinin altında. Konuşsan acıtıyor, kanıyor, konuşmazsan batıyor.
Yasaklar, yoksunluklar içinde boğucu insan yaşamları, var olmak için umut tükeniyor.
Tabi ki, yeni bir şey değil yaşamdan ölüp gitmek. Ama mesele bu değil ki. Ölmek bir şey değil, korkunç olan yaşamamak.
Bizim ahvalimiz yaşamak değil, “Yaşayakalmaksa” yaşamakta artık bir can sıkıntısıdır bu yeryüzünde.
Sevgiler, aşklar.
Kadim dayanışmalar, dostluklar.
Değerler, kültürler.
Sanatlar, sanatçılar,
Doğruluklar, bir bir değersizleşmenin altında kalıyorsa ve bittiyse iaşe.
Sevgili Behçet Necatigil’ in dizelerinde dediği gibi;
“Şu dünyada insanca yaşamak da yoksa ne kalıyor geriye yüzyıllardan ?”
Öyle bir çağ ki, sistem kötüyse gerçek bile yanılıyor.
Çok az insan, çok az umut var.
Umut da kalmazsa bu hayat dediğimiz şey nasıl yaşanır?
Çünkü soluk alıp veriyor olmak değil, varsa eğer yaşam o da onurluca olmalıdır.
Zalime boyun eğmeden, çıkara biat, senden olmayana zulüm etmeden düsturun hakkaniyetten olmalıdır.
Bak o zaman sokaklar; gülen insan yüzleriyle dolar, oynar parklarında sevinçle çocuklar, bir köşede öldürülmekten korkmaz kadınlar, özgürce yaşar.
Bize, ölüm ve ölümü kutsayıp duran, her şeyi kadere sayan insanlar değil yaşamı ve yaşatmayı kutsayanlar gerek.
İşte tam da bu yüzden, hayatlar allak bullak, ay karanlık, günler lacivert bir kızıl olsa da artık bir bahtiyarlık olmasa da düşmana inat, yine de bir direniş olmalı yaşamak.
Hani, yüreklerimiz bir at gibi huysuzlaşsa, adil, eşit ve özgürce sadece doyan karınlarla değil insanca yaşam için yeni bir dil bulunsa; bir çocuk saflığında; gökyüzüne baksak, hissetsek rüzgârı ve sevsek yağmuru, yaşamak adına umutlu bir harmoni olmaz mı?
Bize ekmek, ruhumuz için gül, bunlar için yeni bir dil gerek.
Yoksa omuzlara bu ülkede yaşamak da yük olacak…