CAHİT SARAÇOĞLU

YAZARLAR

Sağ siyasetin imtihanı

Türkiye 1950’den sonra çok partili siyaset sürecine girerken aynı zamanda da yıllarca içeride kaos yaratan NATO sürecine de girdi. NATO’ya Türkiye’nin girmesi ancak Kore Savaşı’nda ‘Türk askeri sizin için ölür’ dedik de öyle oldu.

İktidarda 1960 darbesini yapanlarca idam edilen Adnan Menderes’in olduğu Demokrat Parti (DM) vardı.

Peki NATO’ya girildiği halde Adnan Menderes’in asılmasının engellememesi NATO’nun şartlara göre davranış hali miydi?

NATO’da olmak kötü bir şey mi?

Bugün de Ukrayna üzerinden dünyaya yeniden ayar verilmeye çalışıldığı gibi Sosyalist/Komünist Rusya’nın etrafının sarılması amacıyla kurulan NATO’ya katıldığımız günden bugüne Türkiye’de iktidar olan partilerin hemen hepsi NATO tarafından yaratılan problemlerle uğraştı.

1960-70-80 askeri darbeleri, sağ-sol çatışmaları, 90’lardaki 28 Şubat sürecindeki ‘Post modern darbe girişimleri’ ve son olarak NATO içerisindeki bir kliğin desteği ile ülkenin 15 Temmuz FETÖ darbe sürecine sürüklenmesi.

Öte yandan NATO’nun Rusya’ya karşı Türkiye için kurguladığı rolün etkisi midir nedir; NATO’ya girilmesiyle birlikte Türkiye’de iktidarlar da ağırlıklı sağcı, muhafazakar, milliyetçi siyaset taraftarı partilerden oluştu.

Ancak NATO tarafından kabullenilen bir partinin iktidarı oluşturulsa da ülke içi sorunlar hiç azaltılmadı, aksine geçmiş yıllardaki darbelerin hepsinin bir şekilde NATO destekli olduğunun sonralar ortaya çıkması gibi her dönem arttırıldı.

Darbe sonrasında ülkede üretim daraldı, ithalat körüklendi, ülke zenginliklerinin gün yüzüne çıkarılmasına dönük kaynak yaratılması engellendi ve IMF’ye muhtaç hale getirildi.

Bugün de olduğu gibi yüksek enflasyon ile TL değersizleştirildi, vatandaşlar yıllarca süren ekonomik darboğaza sürüklendi.

Uzun yıllar iktidarda NATO’nun tasvip ettiği siyaset arenası oluşturulurken, ne yazık ki ülke insanının yıllık geliri de 2 bin doları aştırılmadı.

Araya CHP’li, DSP’li ‘Karaoğlan’lı siyasi süreçler girse de; sağ siyasi partilerin yarattığı enkaz kaldırılamadı.

Böylece yıllık gayri safi milli hasıladan 2 bin dolar kişi başına pay ile aslında düşük ücretin, ucuz işçiliğin önü açıldı.

Tabi düşük ücret ve yüksek enflasyon ile yerli sermaye de darboğaza sokuldu. Kazançlar enflasyona yenilirken, yerli sermayenin ürettiği kalitesizlikle bir değersizleşme yaşatıldı.

Nitekim son 4 yılda 500 bine yakın esnafın iflas etmesi, 15 Temmuz girişiminin başarısızlığının ardından yaşatılan ekonomik yaptırımlar ve tarihin tekerrür etmesinden başka ne anlama geliyor?

Yüksek enflasyonlu dönemlerde bütçede açık oluşurken, iktidarlar ise bütçenin finanse edilmesi için zam formülüne yöneliyor.

Nitekim son aylarda akaryakıt ürünleri başta olmak üzere, birçok ürüne yapılan zamların bütçede dolaylı vergiler olan KDV ve ÖTV geliri ile bütçe açığının finansmanını sağlamada kullanılması gibi.

Ardından ülke insanına reva görülen düşük ücret, ucuz işgücü ve yüksek enflasyonun kime yaradığına bakılması da lazım.

NATO ülkelerinin kendi sermaye gruplarının daha da büyüyebilmesi için kontrol ettiği her ülkede, distribütörlük, bayilik, acentelik gibi yöntemlerle içeride oluşturulan sermaye gruplarını anlatmaya gerek var mı?

Açıkçası Türkiye’ye biçilen ekonomik gömleğin darlığı-genişliği maalesef hep NATO destekli yapılar tarafından tayin edildi.

1980 öncesi TÜSİAD çevrelerinin sol siyasetçi Bülent Ecevit iktidarının yıkılması için ‘stokçuluk’ sürecine ülkenin itilmesini hatırlayın!

NATO’cu sermaye kesiminin iktidarlar üzerinde kurduğu lobi baskıları ile ucuz işgücünün yanı sıra, bir dizi vergisel destek, yatırım teşviklerle içerdeki distribütörler üzerinden yine kendi sermaye gruplarının ekonomilerinin hep hoş tutulduğunu da hatırlatalım.

Hatta son bir bilgi verelim. Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu İstanbul Sanayi Odası Toplantısı’nda (ISO) şirketlerin ucuz krediler aldığını ve dövize yatırdıklarını, tutarın Şubat-Haziran döneminde 55 milyar doları bulduğunu söyledi. Yaratılan ekonomik darboğazda ucuz kredi baskısı sonrası dövize yönelmek..

Tabi; sermaye kesimi için çalışanlar düşük ücrete muhtaç edilince, biraz işçi alımı da mevcut iktidar için ‘ülkede işgücü artırıldı’ söylemine fırsat yaratıyorsa da çok da baş döndürücü bir hal olmadığını belirtmeliyiz.

Sermayeye verilen desteklerin karşılığında bu kesimlerden bir vergi de toplanır.

Toplanıyor ama…

Getirilen desteklere rağmen istenilen vergi alınıyor mu?

Bu sorunun cevabına ‘Bu pilav çok su götürür’ diyelim.

Orada yapılması gereken, katlanarak artan karlardan gereken verginin alınması.

Ancak o da türlü mevzuat gerekçeleri ile sağlanmıyor.

AK Parti’nin de son 6-7 yılının gerçekten ülke için çok yorucu olduğunu görüyoruz.

Açıkçası, 20 yıllık iktidarına kadar ‘çalışanların düşük ücretlere mahkum olması, işletmelerin yüksek enflasyon ile yüksek karlar elde etmesi’ hiçbir sağ, milliyetçi iktidarın umurunda olmadı.

Ancak AK Parti’yi destekleyen MUHAFAZAKAR kesimlerin canı geçmişteki iktidarların bu ‘umursamaz’ tutumundan çok yandığı için, şimdi AK Parti’nin ‘umursamaz’ davranması mümkün olamıyor.

Son yıllarda ise aldığı hatalı kararlar nedeniyle geçmişteki siyasi figürlerin yaşattığı ucuz işgücü ve yüksek enflasyonu şimdi kendisi yaşatıyor.

Peki bu sıkıntılı süreci aşacak formülü geliştirmeye engel olan nedir?

Baktığımızda; maalesef AK Parti’nin kendi siyasi kimliğinin global ekonomik gerçeklikle yaşadığı sorunlar olduğunu söyleyebiliyoruz.

Örneğin ‘faiz’ meselesi…Eğer faiz meselesinde küresel ekonominin gereğini yerine getirip, sağlıklı adımlar atılsaydı, ekonomi bu kadar ısınmaz, kırılgan hale gelmezdi.

Yakında bir seçime gideceğiz.

Şu soruyu kendimize sormamız gerekiyor:

‘Yıllardır NATO tarafından ülke için tercih edilen sağ, milliyetçi iktidarlar nedeniyle yaşatılan ekonomik ve siyasi darboğaza ülke olarak yeniden girmemiz gerekiyor mu?’