PINAR EROL

YAZARLAR

Tiyatronun tek kişilik dev kadrosu; Genco Erkal

Tiyatrocu olarak doğar Genco Erkal. Deniz subayı bir babanın ve terzi bir annenin çocuğu olarak 28 Mart 1938’de İstanbul’da dünyaya gelir. Annesi Türkiye’nin ilk kadın şoförlerinden ve 1930’lu yıllarda ilk mayo giyen kadınlarındandır.

Sahneye ilk adım

Çocukluğunda kendi yaptığı kuklaları ailesine, çevresine oynatır. Dümbüllü, Şevki Şakrak gibi geleneksel tiyatronun son temsilcilerini seyrederek büyür. Muammer Karaca’dan etkilenir. İlkokulu Galatasaray’da okur. Orada Fransızca öğrendikten sonra, ortaokul ve liseye Robert Koleji’nde devam eder. Böylece İngilizceyi de öğrenir. İlk kez ortaokulun son sınıfındayken Shakespeare’in “Venedik Taciri” oyununu İngilizce oynayarak sahneye adım atar.

Genç Oyuncular

Sadece oyunculuk değil; tiyatronun her alanı aynı derecede ilgisini çeker. Hikâye tanıdık; annesi destek olsa da babası başlarda istemez. Genco Erkal’ın yurtdışında tiyatro eğitimi alma isteğini kabul etmez ve ikinci tercihini sorar. Cevap psikolojidir. Babası için önemli olan okul diplomasıdır. Ancak tiyatro Genco Erkal’ın hayatından hiç çıkmaz. Üniversitede Beyhan Türer’in tanıştırdığı Ani İpekkaya, Çetin İpekkaya, Ergun Köknar, Atilla Alpöge ile birlikte 1957’de Genç Oyuncuları kurarlar. Daha sonra kuracağı Dostlar Tiyatrosunun ilkeleri işte o tiyatro anlayışının uzantısıdır.

“Peki madem bir kerelik olsun”

1958’te Erdek’te Kültür ve Sanat Festivali’ni gerçekleştirirler. Muhsin Ertuğrul Uluslararası Tiyatro Enstitüsü Başkanı’dır ve festivale gelip onları destekler. Oyunlarında kullanmak üzere Grundig marka bir teyp hediye eder. Ertesi yıl, Kenterler’in İstanbul’a taşınmaları ve kendi tiyatrolarını kurmalarıyla başlayacak serüvene yine Muhsin Ertuğrul’un teklifiyle dâhil olur. “Çöl Faresi” oynanacaktır. Yıldız Kenter, Müşfik Kenter, Turgut Boralı, Sadri Alışık, Cahit Irgat, Lale Oraloğlu’ndan oluşan bu star kadroyu da Muhsin Ertuğrul yönetecektir. Malum babası gönülsüzdür. Bu şans insanın eline her zaman geçmez diye izin isteyen Genco Erkal’a babasının “peki madem, bir kerelik olsun” sözünün üzerinden altmış yıl geçer. Tiyatro, Genco Erkal’ın hayatı olur. Genco Erkal ise tiyatronun tek kişilik dev kadrosudur.

AST – Arena – Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu

İsviçre’den arkadaşının gönderdiği “Aslan Asker Şvayk” oyununu çok sever ve oynanması için Yıldız Kenter’e önerir. Ancak Yıldız Kenter oyunu beğenmez, “kabare gibi” der. Bu arada Asaf Çiğiltepe’den teklif gelir. Oynanacak oyun “Aslan Asker Şvayk”tır. Böylece Arena Tiyatrosu günleri başlar. Bu aynı zamanda ülkemizin çağdaş anlamda ilk politik tiyatrosunu oluşturacaktır. Arkasından “Karacaali’nin Kayıp Mektup” oyununu sahneye koyar. Oyun çok ses getirir. Ertesi yıl Asaf Çiğiltepe “Ankara’ya gidiyoruz, orada yeni bir tiyatro kuracağız senin de gelmen lazım” deyince, Genco Erkal İstanbul’daki yaşamını bırakmak istemez. “Siz gidin başlayın, ilerde bir yerde yollarımız kesişir herhalde” der. O sırada da Gülriz Sururi Engin Cezzar topluluğundan teklif alır. “Othello”da Iago rolü. Özel bir tiyatroda Shakespeare oynanmasına şaşırır. Ardından “Midasın Kulakları”nı sahneye koyar. Onu “Canlı Maymun Lokantası”, “Keşanlı Ali Destanı” izler. Sahneye koyduğu “Keşanlı Ali Destanı” Türk Tiyatrosu’nda çok önemli bir dönemeçtir ve Haldun Taner gibi bir ustayla çalıştığı için çok mutludur.

“Horozu çok olan köyde sabah geç olur”

Şehir Tiyatroları’na girer. Tek yaptığı Cornelius olarak Hisar’da figürasyona çıkmaktır. Onu değerlendiremezler. Ardından uzun süre “Eşeğin Gölgesi”ni çalışırlar. Muhsin Ertuğrul’un deyimiyle “horozu çok olan köyde sabah geç olur”. Oyun çıkmaz ama Genco Erkal, Şehir Tiyatroları’ndan çıkar.

Vakti gelir, öğretmen olarak askere gider. Ankara’nın o zamanki gecekondu mahallesi Altındağ’da bir okulda göreve başlar. Dediği olur, yol onları Asaf Çiğiltepe ile yeniden buluşturur. Bu sefer kolunun altında “Bir Delinin Hatıra Defteri” vardır. Bu, Türk tiyatrosunun yazılı metne dayalı ilk tek kişilik oyunudur. Beraberinde “Arturo Ui’nin Yükselişi” sahnelenir. Ankara Sanat Tiyatrosu’ndaki ikinci yılında, “Durdurun Dünyayı İnecek Var” oyununu Birkan Özdemir ile birlikte sahneye koyarlar. Kendisinin de oynadığı oyunda İstanbul’dan konuk sanatçı olarak Nevra Serezli gelir. AST, Arena Tiyatrosu’nun çocuğudur belki ama Dostlar Tiyatrosu, Ankara Milli Sahnesi, Halk Oyuncuları gibi devrimci ve politik tiyatroların da anasıdır.

Dostlar Tiyatrosu (1969)

Usta sanatçı Genco Erkal, twitter paylaşımları gerekçe gösterilerek, ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçlamasıyla ifadeye çağrılmıştı. Erkal geride bıraktığımız hafta İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu’na giderek savcıya ifade verdi.

Genco Erkal, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda geçirdiği iki buçuk yıldan sonra bir ara vermek ister. Tiyatroların basamaklarını çok hızlı tırmanmıştır. Hem “Aslan Asker Şvayk” ile hem “Bir Delinin Hatıra Defteri” ile peş peşe ödüller gelmeye başlamıştır. Durmak, bundan sonrası için bir plan yapmak ister. Klasik anlamda tiyatro eğitimi almadığı için bu eksiğini kapatmayı düşünür.

Kazandığı burslarla Piccola Tiyatrosu’nda, Zeliha Berksoy’un da staj yaptığı Berlin Ensemble’da, Fransa’da, İngiltere’de tiyatroları inceler. Amacı yurda dönmek ve Genç Oyuncular’dan beri tanıdığı arkadaşlarıyla bir bölge tiyatrosu kurmaktır. 1969’da Mehmet Akan, Şevket Altuğ, Ferit Erkal, Arif Erkin ve Nurten Tunç’la birlikte Dostlar Tiyatrosu’nu kurarlar. Tiyatrosu olmayan bir yeri merkez edinmeyi ve oradan turneler ile Türkiye’yi dolaşmak isterler. Seçilen bölge Adana’dır. Ancak bekledikleri desteği göremezler. Bu kez başka bir seçeneğe yönelirler. Örgütlü işçi sayısının en yoğun olduğu İstanbul’da devrimci bir sendikaya bağlanarak işçiler için tiyatro yapmak isterler. Bu tasarı da gerçekleşmez. İstanbul’da bir oyunu başlatmanın, politik tiyatro için daha sağlam bir temel olacağını anlarlar ve Yapı Endüstri’sinde başlarlar ve dedikleri gibi tüm Türkiye’yi gezerler. En çok turne yapan tiyatrolardan biri, belki de ilki olurlar.

Hep yerli yazar oynamayı hedefledikleri için ilk oyunları, ortak çalışma ürünü olarak çıkan ve Atilla Alpöge’nin kaleme aldığı “HaMeKaHaHaPe” (Haysiyetli Milli Kalkınma ve Hak Hukuk Partisi)’dir. Oyunun hiç tutmayacağı adından da bellidir. Başlarda herkes merakla “Dostlar Tiyatrosu ne yapmış” diye koşa koşa gelse de on beş gün sonra kimse kalmaz. Aslında çok doğru saptamaları olan oyun ölü doğmuştur. Onlar da alelacele “Durdurun Dünyayı İnecek Var”ı koyarlar tekrar. Hiç röpriz yapmayı düşünmeyen, yerli oyunlara yer vereceğini iddia eden tiyatro, can havliyle söylediği lafları yutar böylece. Arkasından gelen “Rosenbergler Ölmemeli” ile biraz toparlanırlar. Tiyatro tarihi, müzik tarihi, koro çalışmaları, dans çalışmaları ve Ruhi Su Dostlar Tiyatrosu yan faaliyetlerini oluşturur.

Kendi mutfaklarında yazdıkları oyunlara, uyarlamalara, çağdaş yapıtlara, göstermeci tiyatroya, belgesel tiyatroya, politik tiyatroya yer verirler. Serüvenleri; topluma ve insana en zor koşullarda bile tiyatro yoluyla hizmet vermekte direnen onlarca sanatçının umudu, coşkusu, emeği ve özverisiyle biçimlenir. Baskı dönemlerinde bile söyleyeceklerini söylemenin bir yolunu bulurlar. Oyunların zamanlamaları çok doğru olur, hep hızır gibi yetişir. Mesela, “Soruşturma” oyununda “siz subay değilsiniz, siz bir katiller ordusunun üyesisiniz” sözleri gideceği yeri bilir. Bu, Genco Erkal’ın toplumdan kopuk yaşamamasından ve hakkıyla muhalefet edebilme yeteneğinden kaynaklanır.

Brecht

Brecht ve Nazım, öğrendiği tiyatronun üzerine yeni bir bilinç oluşturur. Sanat anlayışı, tiyatro anlayışı ve dünya görüşü onların dünyaları ile örtüşür. Bu iki yazarın yazdıklarını kendi yazmış gibi benimser. Zaten sahne üzerinde savunamayacağı tekstleri oynamaz. Onlarla arasında tam bir kafa ve yürek birliği vardır. Bu yüzden sanat yaşamımın büyük bir bölümünü bu iki yazara verir. Brecht, dünyanın değişebilirliğini göstererek, insanı dünyayı değiştirmeye yöneltmek ister. Repertuvarında “Galileo Galilei”, “Kafkas Tebeşir Dairesi”, “Bay Puntila ile Uşağı Matti” oyunlarının yanı sıra Brecht’in şiirlerinden ve şarkılarından yaptığı oyunlar da vardır. “Brecht Kabare”yi 1978’de yeniden açılan AKM’de oynarlar. Bu, Zeliha Berksoy’un da yer aldığı ve canlı orkestrayla yapılan bir çalışmadır. 1985’te “Ben Bertold Brecht” ile “Brecht Kabare”nin değişik bir versiyonunu sahnelerler. “Brecht Kabare”nin uzunçalar plağı da çıkar. İçinde 1 Mayıs marşı olduğu için toplatılır. “Yosma” Zeliha Berksoy’la yaptığı bir kolaj çalışmasıdır.

Nazım

Nazım Hikmet’le tanışması yasaklı yıllara denk gelir. 27 Mayıs Anayasasının getirdiği özgürlük ortamında kitapları yavaş yavaş basılmaya başlanır. İlk “Kuva-i Milliye Destanı” çıkar. Kitabı okuyunca vatan haini diye bildiği insanla tanışır ve derinden etkilenir. “Onlar ki toprakta karınca, suda balık, havada su kadar çokturlar…” mısraları aklını başından alır. Bu benim yazarım der hemen. Okuduğu şiirlerdeki tutkuyu izleyicilerle paylaşması gerektiğini düşünür. Yıllarca düşünür. Sonunda tümüyle şiirlerden oluşan tek kişilik oyun yapmaya karar verir. 1975’de ülkemizde ilk şiir tiyatro deneyimi “Kerem Gibi” ile başlar. Bu şiirsel öz yaşam öyküsü, gördüğü ilgi karşısında uzun yıllar sahnelenir. Genco Erkal, bir oyun sonrası gece vakti kelepçeli olarak otobüsle sivil polis eşliğinde İzmir DGM’ye ifade vermeye götürülür. Nazım’la yolculuğun olağan duraklarıdır bunlar. Yargılanır, aklanır. Yaşamı bu yargılanma aklanma sarmalında geçer. “İnsanlarım”ı oynamadığı yer kalmaz. Avustralya, Sidney, Melbourne, Kanada, Toronto, Newyork, Londra, İspanya, İsveç, Danimarka, Finlandiya, Hollanda, Almanya Hamburg, Deisburg, Münih, Selanik Yunanistan ilk akla gelenler. Üstelik Fransızca da oynar. Nazım’ı sadece sahnede seslendirmez. 1 Mayıs’ta alanlarda, Disk’in, Türkiye İşçi Partisi’nin toplantılarında, DGM’ye hayır mitinglerinde, Ankara’da her yerde Nazım artık onunladır.

“3 Türk her gece ayakta alkışlanıyor”

Mehmet Ulusoy ile “Sevdalı Bulut”u yapar. Fransızca oynadıkları oyunu Le Monde gazetesinin zor beğenen eleştirmeni Michelle Cournot, “3 Türk (Nazım, Mehmet Ulusoy, Genco) her gece ayakta alkışlanıyor” diye başlık atar.

Her Gün Yeni Baştan”da hem Nazım hem Brecht hem Haldun Taner vardır. Demokratik kitle örgütlerinin ortaklaşa düzenledikleri gecede şiir okuduğu için oyun 12 Eylül sıkıyönetimi tarafında yasaklanır. Bu nedenle başı epey derde girer. Evdeki kitaplarla birlikte apar topar emniyete götürülür. Aydın olmanın rutinleridir bu. Herkesin neredeyse susmayı tercih ettiği zamanda o sahneden hepimizin yüzüne yüzüne haykıran bir aktivisttir. Barış 2 davasının sanığı olur. Pasaportu elinden alınır, ABD’den bir yıllık burs verildiği halde pasaportunu geri alamaz, sekiz yıl pasaportsuz kalır. Sebebi de söylenmez. “Soruşturma sürüyor” denir. Sonunda önüne kalın bir dosya konulur.  Hakkında siyasi ve sivil polislerin tuttuğu raporlarda attığı her adımın izlendiğini öğrenir. Yaptıkları kadar yapmadıkları da vardır raporda. Sanırım “vakti olsa bunları da yapardı” diye inisiyatif kullanılır. O koşullarda bile gülmemek elde değildir. Dosyada bir de “âşık Genco’nun sazıyla ortaya çıkmasından ve halkı isyana çağıran türküler okumasından” bahsedilir. Kim bilir kimdir o âşık Genco? Bir de arabulucu bir memur vardır. “Amirim, pişman olmuş, bir daha yapmayacakmış” der. Pişman olması mümkün mü? Her seçimi bilinçlidir Genco Erkal’ın, gücü de haklılığından gelir.

Fazıl Say ile birlikte “Nazım Hikmet Oratoryosu”nu Aspendos’ta, Efes Antik Tiyatro’da, İstanbul Açık Hava Tiyatrosu’nda, Ankara’da Bilkent Odeon’da sahnelerler. “Vatan Haini”, “3 Selvi”, “Şehitler” veya” Kız Çocuğu”, Yaşamaya Dair”, “Memleketim” onlar sayesinde neredeyse herkesin bildiği parçalar olur. Nazım hâlâ okunuyor mu? Şiirlerindeki coşku, umut, gelecek güzel günlere olan inanç duyumsanıyor mu, önemli olan budur. 2002 yılında 100. doğum günü sebebiyle İKSV için yaptığı “Nazım’a Armağan”ı oynarlar. Kadroda Yıldız Kenter, Tilbe Saran, Jülide Kural, şarkıcı Sema, Zeliha Berksoy, Zuhal Olcay, dansçı Zeynep Tanbay, Ayla Algan vardır.

Belgesel Tiyatroya Örnekler

İşçilere ulaşmak ister. Bu amaçla amatör işçi kolu kurmaya karar verirler. Grev çadırlarında, açık havada oynayacakları, sokak tiyatrosu yapacakları bir yapı amaçlarlar. Her zaman bütünüyle bir tartışma tiyatrosu yaratmak isterler. Seyirciyi rahatlatan, tiyatro salonunu miting alanına çeviren insanların sloganlar atıp eylemini yaptığı yanılsamasına kapılmayacakları bir tiyatro ister. Her zaman seyircinin içinde bir taş bırakarak eve gönderirler. Bu arada Orhan Asena sıcağı sıcağına “Şili’de Av” oyununu getirir. Sergiledikleri ilk yerli oyun bu olur. Allende öleli bir ay olmuştur. Oyun ayrı fraksiyonlara ait gençlerin sığındıkları kilisede cunta tarafından taranarak öldürülmeleriyle biter. Yani sahnedeki tüm oyuncular ölür. Normalde perde kapanıp açılınca izleyiciler kalkar alkışlar ya işte bunu istemezler ve Neruda’nın “biz halkız, yeniden doğarız ölümlerde” dizeleriyle seyirciyi baş başa bırakır giderler.

Dekorlar tutsak kalır

Belgesel oyunlarından bir tanesi de “Havana Duruşması”dır. Aynı halk mahkemesi sahnede de kurulmuştur. Maçka Teknik Üniversitesi amfisinde oynadıklarında büyük coşkuyla karşılanırlar. Öyle ki öğrenci birliği, haftaya yine gelin oynayın, hatta dekorlarınız burada kalsın der. O hafta 12 Mart gerçekleşir. Dekorlar orada tutsak kalır, mühürlenir. Yeniden sahnelenmeye ancak 1975’te başlanır. 12 Eylül gelir gelmez yine -ve pazarlıkla- yasaklanır. Oradaki komutan, “Yasaklayacak olsak tiyatroyu tümden kapatırız. Oradan ekmek yiyenleri düşünün. Oyunu siz kaldırırsanız, diğer oyununuz “Asiye Nasıl Kurtulur”u oynamaya devam edebilirsiniz” der. Bu sefer de İstanbul’dan ayrılamazlar. Turneye izin verilmez. Aradan dört yıl geçtikten sonra “Asiye Nasıl Kurtulur”un ilk turnesi Bursa’ya yapılır. Matine biter, 20 dakika sonra diğer seansı oynayacaklarken silahlı polisler orayı ablukaya alır. “Burada silah olan bir bıçak var” derler. Oyunda kullanılan sustalı bıçaktan yani aksesuardan bahsediyorlardır. Ruhsatı yok diye bıçağı emniyete götürürler. Oyun bıçaksız oynanır, ardından da uzun sorgu başlar. Onlar salıverilirler ama bıçak suç aleti olarak mühürlenir, gözaltına alınır ve hala emniyette tutukludur.

1970’de yanan AKM (o zamanki adıyla Atatürk Kültür Sarayı) solcuların üzerine kalınca, oyuncularından Levent Yılmaz, 12 Mart’ta ağır işkence görür. Çıktığında onun anlatılarıyla Macit Koper oyun çıkarır. Haşmet Zeybek “Alpagut Olayı”nı yazar, birlikte oyunlaştırırlar. Bu oyunla Erzurum’a giderler. Halk, “oyuncular Stalin’in doğum gününü kutlayacaklar” diye kışkırtılır. Oyuncular bir kez daha ablukadadır.

Aziz Nesin

Genco Erkal’ın vazgeçemediği üçüncü yazar Aziz Nesin’dir. Yazar, Genco Erkal’a öykülerini meddah gibi tek başına oynayan bir Rus oyuncudan bahseder ve bunu bir tek sen yapabilirsin der. Genco Erkal, aklındakileri anlatmak için ertesi gün gidecekleri Foça Festivali’nde buluşup konuşmayı önerir. Aziz Nesin orada kalamayacağını, ertesi sabah Çeşme’ye geçeceğini, dönüşte İstanbul’da konuşabileceklerini söyler. Ancak o gün kaybederiz Aziz Nesin’i. Genco Erkal “Bir Takım Azizlikler” adıyla tek kişilik oyun yapar. Sonra değişik bir versiyonla “Nereye Gidiyoruz”u oynar. “Azizname”yi Fethiye’de Açıkhava Tiyatrosu’nda oynarken oranın ülkücüleri sahnenin önüne Molotof kokteyli atarlar. Protokolde oturan savcının bacakları yanar. Panik başlar, izdiham oluşur. Onlar ise sahnede kıpırdamadan dururlar. Seyirciye oradan yol gösterirler. Seyirciye “tamam mı devam mı” diye sorduklarında “devam” cevabıyla oyuna devam ederler.

“Sayenizde çocuğumu görüyorum”

Dikmen Gürün’ün çağrısıyla “Sivas 93”ü sahneler. O güne kadar hiçbir oyunu baştan sona yazmamıştır. Bu ilk olur. Oyun, onun kendisiyle de hesaplaşmasına sebep olur. İlk kez Ankara’da oynarlar. Özellikle yakınlarını kaybedenlerin salondan sahneye geçirdiği elektriği, içe akıtılan gözyaşını, sessizliği anlatmanın imkânı yoktur. En çok bu oyunun sonunda seyirci boynuna sarılıp kucaklaşma ihtiyacı duyar. Menekşe’nin annesi “40 kere oynasanız kırk kere gelirim. Çünkü sayenizde çocuğumu görüyorum” der. Oyun da gösterir ki eyleme geçen cehalet kadar korkutucu bir şey yoktur.

Her şeye rağmen Genco Erkal’ın anlattığı hep umuttur. Çoğu zaman sahnede tek başınaysa da izleyicileriyle çoğalır o. Onur ve mücadeleyle örülmüş, tutkulu bir serüvenin kahramanıdır. Yüreğini dolaştırır her oyununda. Disiplin ve titizliğin gelecek güzel günlere olan inancıyla buluşmasıdır izlediğimiz. En çok alkışı alması da bundandır. Ve asla yalnız değildir!

 

Yazarın Diğer Yazıları