DENİZ DİNÇER

YAZARLAR

Kurt ve Ben

Bir süredir kişisel gelişim yazarlarını araştırmayı kendime görev edindim, neden böyle bir misyon üstlendiklerini yıllardır sorguluyorum ve en popülerlerinden işe koyuldum. Milyar nüfuslu bir dünyada bu kadar yardımsever olmak bana oldum olası inandırıcı gelmiyor. Kimse kendi hayatını yaşayamıyor mu ya?
Kendi hayatımızın sorumluluklarından kaçıyor olduğumuz gerçeği ile sık sık yüzleşiyoruz ve birilerinin bizi desteklemesini bekliyoruz farkındayım ama insan içinde o gücü bulamıyorsa nasıl yaşar ki?
Yaklaşık iki senedir farklı bir dünya düzenine adapte olmaya çalışırken her açıdan farklı bir çıkar yol aramaya başladık, içimizdeki şefler, ekmek ustaları gün yüzüne çıktı. Cilt bakım uzmanlığıydı, temizlik neferliğiydi derken aslında elli metrekarenin içinde tek başımıza başkalarından yardım alarak yaptığımız her şeyi yapabildiğimizi öğrendik. O halde kendi kişisel gelişimimize başkalarına emanet etme çelişkisinden neden kurtulamıyoruz?
Ne kadar değerli olduğumuzu bildiğimiz halde egodan sıyrılmak, naifçe yaşamak için çırpınıyor olmakta başka bir çelişki aslına bakarsanız.
Bir yandan minimalizme methiyeler dizerken bir yandan sen biriciksin, teksin diyen ağır terapilerin arasında git geller yaşıyoruz. Depresyon diye kendimizden, vaktimizden, ömrümüzden rahatlıkla yiyoruz ama aynı depresyonu da reddetmek için başkalarını hiçliğe gömüyoruz.
Modern insana dair gözlemlediğim genel sorun hem kendisine aşık hem de kendisinden nefret ediyor. Biri olmamak isterken, biri olmak için debeleniyor. Sosyal medyanın bipolar yapısında ölmek için çok gencim, güzelim mesajları verirken, sosyal çevresinde yalnızlığından, körelmişliğinden yakınıyor.
Aslına bakarsanız kimsenin gerçek benliğini yaşayası kalmamış gibi geliyor. Kendisini yenilemek isteyen bir insanın başka birinin tavsiyelerinden medet umması, o tavsiye verenin karşısındaki kişinin travmatik yapısını bilmeden ona akıl vermesi ve bunu meslek edinmesi o kadar üzücü ki.
Başımıza ne gelirse gelsin sorumluluk almayı bıraktığımız anda bu tip şeyleri alışkanlığa dönüştürmeye başlıyoruz. Sevildiğimizi hissettiğimizde bunu büyük bir olgunlukla karşılıyorken başarısızlık etrafımızda dolaşmaya başladığı anda enerji dünyasına kendimizi teslim ediyoruz.
Bunun bilimsel bir açıklaması var denilen her sosyal deneyin bir parçası haline geldiğimiz an kendimizi bir şeye teslim etmek istiyoruz.
Yürümek istiyoruz ama ayakkabıları giymekten çekiniyoruz ya da ısrarla yanlış ayakkabılarla yürümek için kendimizi zorluyoruz. İnsan üzülebilir. İnsan mutsuz olabilir. İnsan hata yapabilir. İnsan yaşamak istemeyebilir.
İnsan sürekli mutluluğa, başarıya, iyiye, güzele odaklı bir canlı olmak zorunda değildir. Göz ardı ettiğimiz olumsuz düşünceler ve duygular bizi gerçeklikten koparıyor ve anlık hisler yaratıyor. Kendi başınıza kaldığınızda ise ne o kişisel gelişim uzmanları ne de yazılan onca olumlu mantra sizi iyileştiremiyor.
Yaşamaya değil de iyi yaşamaya odaklı yaşarsanız maalesef anlık duyguların yarattığı kaosun bir saniyelik boşluğunda nefes alabiliyorsunuz. Mutluluk odaklı olmak yerine, faydalı olmaya odaklı olsak belki kendi mutluluğumuzdan değil de bir başkasının mutluluğundan yüzümüz gülecek ama o kadar biricik olmaya meraklıyız ki…
Sen biriciksin, teksin.
Hayır sen yaklaşık sekiz milyar insanın ve sayısını bilemediğim diğer canlıların yaşadığı bir dünyada herhangi birisin. Senin ne düşündüğünün ne yaptığının ve kim olduğunun çok da bir önemi yok. Sen kendini bu kadar önemsemeye devam edersen yalnızca kendini delirteceksin. Bir yere ait olma paranoyası ve bir noktada tutunma çabası yalnızca sana zarar verecek ve git gide kendi hayatını çekilmez hale getireceksin. Etrafındaki insanların ortalaması değilsin, etrafındaki kimse de senin ortalamanı etkilemiyor. Aldığın kararları kendin için alıyorsun, o kahveyi takipçilerin için içmedin ve giydiğin pantolonu başkasına önermeyi bırak çünkü senin fiziksel yapınla onunki aynı değil. Sen güzel giyindiğine inandığın için o kıyafetlerin içindesin ama belki etkilemek istediğin insanların farklı zevkleri var. Aynı müziği dinlemek zorunda değiliz çünkü aynı kulaklarla duymuyoruz. Ben tatile gittiğimde çok eğlendiğim için o tatili hatırlayacağım, aynı otelde sende aynı şeyi yaşamayacaksın.
Etkileşimin dozunu hayat tarzına dönüştürmekten vazgeçemediğimiz sürece de asla kendi benliğimizi bulabilen insanlar olamayacağız.
Nazar, kıskançlık, imrenmek, özenmek gibi beyin yakan kavramları hayat düsturuna dönüştürmeye başladığımız bu kaotik günlerde biricik olma kavramını da çok yanlış anlamış olduğumuzu fark ettim ve üzüldüm.
Senin biricikliğin senin küçük dünyan için geçeliyken sen o biricikliği başkalarının hayatlarına entegre etmeye çalışırsan maalesef kendi dünyan için yaşamadığını er ya da geç fark edeceksin.
“Sen” aslında benim, biziz, hepimiziz. Benzer yollardan geçiyor olmamız benzer hayatlar yaşamamız gerektiği anlamına gelmiyor. Hem tekim hem tavsiyenle yaşıyorum ve bu tek olma kafasına sayende geldim dediğiniz insanların hayatlarını yaşadığınızı lütfen fark edin.
Evleriniz, giysileriniz, arabalarınız, müzik zevkleriniz başkalarınınki gibi olacaksa ben bir taneyim diyemezsiniz. Aynı dünyayı farklılıklarla yaşayacak yüreğiniz yokken ben önemliyim demek kişisel kandırma serüveninin girişi olmaktan öteye geçmeyecek.
Kimse kusursuzca iyi hissetmek zorunda değil. Bir gün düşerken bir gün yükselmekten çekinmek çağın hastalığı olmuş tedavisi de kimlerin elinde.
Bireyselliği zararlı boyutlara ulaştırmadan, kırmızı çizgileri başkalarına çektirmeden, sürüden ayrılanı kurdun kapmadığını görmeden de yaşamak mümkün. Zira kim kurt kim kuzu hangimiz biliyoruz ki?

Yazarın Diğer Yazıları