CAHİT SARAÇOĞLU

YAZARLAR

Biz yapıyoruz, bedelini de biz ödüyoruz!

Yazıya oturduğumuz sırada, dolar kuru 13,50 ile tarihi rekorunu kırıyordu.

Peki “ne yaptık da bugünleri yaşamaya başladık” diye bir bakalım istedim.

Bugünlerde yaşanılanların altında açıkçası, geçen yıldan itibaren alınan bir dizi hatalı kararın sonucunun yattığını anlatmalıyız.

Neydi o kararlar?

Uygulanmasında ısrar edilirse, yabancı yatırımcı girişini durma noktasına kadar önleyeceği biliniyordu. Yine ısrar edilmesi halinde vatandaşlar ve şirketlerin döviz kuruna yöneleceği ve bir dolarizasyon riski oluşabileceği öngörülüyordu.

Açıkçası, batık krediler yaratabilme riski olan kararlar alınıyordu!

Biraz açalım mı?

İlki, 2020 yılında kısıtlı rezervlere rağmen kura müdahale edilmeye başlanmasıydı.

Son derece düşük rezervlere rağmen, dalga kur politikasını benimsemiş olmamıza rağmen, kuru sabitlemeye yönelik adımlar atılmasından bahsediyorum.

Bu hamlenin nihayetinde Merkez Bankası’nın kredibilitesine ciddi zarar verme ihtimali bulunuyordu. Hatta bu durum, çeşitli ekonomistlerce dile getirilmişti.

İkincisi, ekonomi yönetiminin pandemiden çok önce başlayan kredi ile büyüme tercihli bir ekonomi modellemesiydi.

Yaklaşık 1 trilyon liraya yakın ilave bir kredi büyümesi yapıldı.

2020 yılı için üretim yöntemine göre cari fiyatlarla 5 trilyon liralık Türkiye ekonomisi içerisinde bu rakam çok büyüktü.

Bu durumu da biraz daha açayım!

Öyle bir noktaya gelindi ki; Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) Risk Merkezi üyesi kuruluşları tarafından kullandırılan ticari krediler 2020 temmuz ayında 2.7 trilyon liraya, bireysel krediler 800 milyar lira olmak üzere toplamda 3,5 trilyon liraya ulaştı. 2019 yılı aynı dönemine göre bu oran yüzde 34 artış anlamına geliyordu.

Bu kredi ile büyüme hevesimiz sürecinde mesela 2020 yılında 400 bin kişi ilk defa ihtiyaç kredisi, 100 binden fazla kişi konut kredisi kullanmanın cazibesine kapıldı. Yine ilk defa kredi kartı kullanan kişi sayısı 85 bini aştı. Bu dönemde 70 binden fazla kişi ilk kez kredili mevduat hesabı kullandı.

Üstelik atılan bu adımın kaynağı da yoktu.

Neredeyse her 3 ayda bir kredi verdik ekonomiye.

Dönemin ekonomi yönetiminin büyümeyi sağlamak için kontrolsüz olarak kredi büyümesine yönelmesini ise yerleşikler (vatandaşlar ve şirketler) kötü değerlendirdi.

Bu kesimler aldıkları kredilerle dövize ve altına yöneldi. Şu anda şirketlerin döviz tevdiat hesaplarında 91,5 milyar doların bulunduğunu belirtirsek, durum daha iyi anlaşılır sanırım.

Bu kapsamda verilen kredilerin neredeyse yüzde 20’lik kısmı sorunlu hale gelmiş durumda.

Tabi kredilerin bu şekilde döviz ve altın gibi enstrümanlarda değerlendirilmesinin işletmelerin bilançolarında ciddi erozyona yol açacağı da belliydi.

Pandemi riskinin sürdüğü ve hızlandığını düşünürsek, işletmelerin bilançolarının şiddetlenerek daha da kötüleşebileceğini şimdiden söylemek herhalde kehanet olmayacak!

Yani ortada ikili bir bozulma yapıldı.

Elde olmayan kaynaklardan, şartlar ciddi şekilde zorlanarak kredi büyümesi yapılması ve hatalı bu politika sonucu bireyler ve şirketlerin dövize yönelmeleri.

Peki vatandaşları ve işletmeleri döviz ve altına yönlendiren kararın altında aslında ne yatıyordu?

Yerleşiklerdeki mülkiyet kaygısı mıydı?

Mesela, AİHM’in kararlarının mahkemelerce uygulanmaması mıydı?

Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararları alt mahkemelerin uygulamaması mıydı?

Olabilir mi?

Tabi bunlara Kasım 2020’de atayıp, Mart 2021’de görevden alınan Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal olayını ekleyelim.

Yine geçtiğimiz ekim ayında, merkez bankası başkan yardımcıları Prof. Dr. Semih Tümen ve Dr. Uğur Namık Küçük ile Para Politikası Kurulu üyesi Prof Dr. Abdullah Yavaş’ın görevden alınmalarını ekleyelim.

Ekim ayındaki o kararla o gün Dolar/TL kuru önce 9,18’i aşarak rekor kırdı, daha sonra 9,20’ye yükselerek o günkü rekorunu tazelemişti.

Bu yazının yazıldığı saatlerde dolar kuru 13.5’ler ile tarihi zirveyi yaptı.

Fotoğraf, yukarıda anlattığımız gibi olunca, açıkçası yerleşiklerimiz tasarruflarını bu fotoğrafa göre şekillendiriyor.

Ancak TL’deki değer kaybının gerçekte arkasında, Türkiye’deki para politikasına yönelik siyasilerin izledikleri stratejinin etkisi var.

Yani biz yapıyoruz, yine biz bedelini ödüyoruz!

Yazarın Diğer Yazıları