AnasayfaEDİTÖRDENAkşener: 128 milyar doları çatır çatır yediler

Akşener: 128 milyar doları çatır çatır yediler

İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, “128 milyar doları çatır çatır yediler. Merkez Bankası da tam takır, kuru bakır kaldı. Şimdi de, ödünç aldıkları dövizler için, alacaklılar kapıda bekliyor. İşte o nedenle, müdahale edemez” dedi.

Partisinin Meclis grup toplantısında konuşan Akşener, şunları dile getirdi:

Biliyorsunuz, 3 yıl önce Sayın Erdoğan, âdeta; “Ver yetkiyi, gör etkiyi” diyerek, bizlere bir söz vermişti. Neydi o söz? Arkadaş bizlere, faizle, enflasyonla, dolarla, nasıl mücadele edilir gösterecekti, değil mi? Nitekim, bugün ülkemizde; devletin bankaları, onun yetkisinde, medyanın büyük çoğunluğu, onun kontrolünde. Hazine, maliye, yine onun yetkisinde. Hatta, bağımsız olması gereken Merkez Bankası bile, onun yetkisinde.

Yani tüm yetkiler kendisinde. Peki ya etki? Etki ortada…

Faizler ve enflasyon tavan, dolar 10 liraya koşuyor. İşsizlik alıp başını gitmiş. Çiftçi, esnaf, emekli, herkes perişan. İşte size, Partili Cumhurbaşkanlığı ile uçan Türkiye.

‘Merkez Bankası başkanları mevsimlik işçi oldu’

İşte size, tam yetkili Sayın Erdoğan’ın, 3 yılda ülkemize olan etkisi… Gösterdiği, bu olağanüstü yönetim performansı yetmiyormuş gibi, kendisi bir de; adeta dolaptaki yazlıklarla, kışlıkları değiştiriyormuş gibi, Merkez Bankası Başkanlarını değiştirmeyi de, son zamanlarda alışkanlık haline getirdi. Normalde, görev süreleri, 4 yıl olan Merkez Bankası Başkanları, Sayın Erdoğan sayesinde, artık mevsimlik işçi oldular. Yazlık Merkez Bankası Başkanı ayrı, kışlık Merkez Bankası Başkanı ayrı. Her sezona, yeni bir başkanla giriyoruz… Nitekim son olarak, geçtiğimiz hafta; faiz indirimine mesafeli duran kurul üyelerine de el attı.

‘Madem o kadar rezervin var, müdahale etsene’

Bunun kaçınılmaz etkisi olarak da; milletimizi dizginlenemeyen bir dolar kuruyla, baş başa bıraktı. Sayın Erdoğan; farkında mısın artık bilmiyorum ama; sen bildiğini okumaya, her şey yolundaymış gibi davranıp, sorumsuzca konuşmaya, ve sorunları çözmek yerine, halının altına süpürmeye devam ettikçe, dolar artıyor. Dolar arttıkça; milletimizin alım gücü düşüyor. Dolar arttıkça; esnafımız, sattığının yerine, yenisini koyamıyor. Dolar arttıkça; çiftçinin mazotu, gübresi, ilacı, tohumu zamlanıyor. Dolar arttıkça; orta ölçekli firmalarımız zora giriyor, servetimiz el değiştiriyor, firmalarımız, yok pahasına yabancıların eline geçiyor.

Yani milletimiz perişan oluyor. Ve tüm bunlar olurken; Maliye Bakanı zaten ortada yok, sense sadece seyrediyorsun…Aynı senin seyrettiğin gibi, Merkez Bankası Başkanı da seyrediyor. Bu arkadaş, bir de çıkmış; ‘125 milyar dolar rezervimiz var.” diyor. E madem o kadar rezervin var, müdahale etsene. Niye doların artışına, seyirci kalıyorsun? Niye milletimizin yoksullaşmasına, kayıtsız kalıyorsun? Müdahale etsene kardeşim!

Çünkü rezervler, Merkez Bankası’nın değil. 128 milyar, doları çatır çatır yediler. Merkez Bankası da tam takır, kuru bakır kaldı. Şimdi de, ödünç aldıkları dövizler için, alacaklılar kapıda bekliyor. İşte o nedenle, müdahale edemez.

‘Merkez Bankası’nın net rezervi, maalesef eksi 43 milyar dolar’

Şu anda Merkez Bankası’nın net rezervi, maalesef eksi 43 milyar dolar. Yani Merkez Bankası bugün; “dükkânı kapatacağım” dese, 43 milyar dolar paraya ihtiyacı var. Her seferinde söyledik, her seferinde uyardık. Bugün burada, yine tekrar ediyorum: Merkez Bankası gücünü, itibarından alır. İtibarı da, bağımsızlığından gelir. Ama Sayın Erdoğan sağ olsun, Türkiye’nin en güzide kurumunda, ne bağımsızlık kaldı, ne de itibar…

Bak sayın Erdoğan; her sorunun çözümü, önce doğru teşhisle başlar. Milletimizin sana verdiği, tüm bu yetkilerden sonrasında, dolar kurunun, son 3 yılda, 4 buçuk liradan, 9.33 liraya çıkmasının sebebi, sensin, sen. Bunu artık kabul et. Sen, sözüm ona faizleri düşürdün ama, Türkiye’nin risk primi arttı. Risk primi artınca, tahvil faizleri arttı. Ticari kredilerin faizleri arttı. Döviz cinsinden bulunacak dış kaynak için, ödenecek faiz de arttı.

‘Sadece bu yıl, 200 milyar lira faiz ödemesi yapılacak’

Senin bu beceriksizliğin yüzünden; devlet bütçesinden sadece bu yıl, 200 milyar lira faiz ödemesi yapılacak.  Bu 200 milyar lira; Türkiye’de kayıtlı, 22 milyon çalışanın vergilerinden daha yüksek. Yani; 22 milyonun ödediği verginin tamamı, faize gidecek. Dahası var. Kurdaki bir liralık artış, dış borcumuzu da, 450 milyar lira artırıyor.

Sayın Erdoğan, Partili Cumhurbaşkanı olarak göreve geldiğinden bu yana, ülkemizin dış borcu, tam 2 trilyon lira arttı. Peki bu borç, nasıl ödenecek biliyor musunuz? Ürün fiyatları artacak, öyle ödenecek. Gıda fiyatları artacak, öyle ödenecek. Doğalgaz ve elektrik fiyatları artacak, öyle ödenecek. Giyim kuşam fiyatları artacak, öyle ödenecek. Yani; bizlerin cebinden çıkan para ile ödenecek. Onların ceplerinden kuruş çıkmayacak, lüks hayatları tam gaz sürecek, faturayı millet olarak hepimiz ödeyeceğiz.

Milletçe bize bu faturayı kesen de, bu hesabı ödeten de, bizzat Sayın Erdoğan’dır. Paramızın pul olmasının sebebi de, borç içinde yüzmemizin nedeni de, bizzat Sayın Erdoğan’dır. Tokatlı gencimize, gece saat 1’e, 2’ye kadar, kurun yükselişini izleten de, Bursalı esnafımıza, yerli ürünü, dolarla aldırtan da, bizzat Sayın Erdoğan’dır. 2018’de aldığı yetkiyle sefa süren de, milletimizin kendisine gösterdiği güveni boşa çıkartan da, bizzat Sayın Erdoğan’dır.

İşte o nedenle; “Vakit Türkiye Vakti” diye, iş başına gelenlerin, artık bu milletin yakasından düşme vakti, geldi de çattı. Haydi Sayın Erdoğan, vakit tamam. Çırpınmanın, çamura yatmanın, alemi yok. Milletimizin bu gidişe daha fazla tahammülü kalmadı. Artık Vakit, hesap Vakti. Artık vakit, sandık vakti. Artık vakit, seçim vakti!

‘Dış politikayı da, tıpkı ekonomiyi yönettiği gibi yönetiyor’

Sayın Erdoğan ve arkadaşları, dış politikayı da, tıpkı ekonomiyi yönettiği gibi yönetiyor. Yani; Akılsız ekonomi politikaları ve keyfi kararlar, nasıl risk primimizi arttırıp, ödediğimiz bedeli yukarı çekiyorsa; benzer bir durumu, dış politikada da yaşıyoruz. Biz bugün, Suriye’de; Sayın Erdoğan’ın, önce ABD’ye, ardından da Rusya’ya sorumsuzca verdiği, tutulması mümkün olmayan sözlerin, bedelini ödüyoruz. Kendisi Suriye’de, şahsının politikalarını uyguluyor; bedelini de, milletimiz cebiyle, Mehmetçiğimiz ise canıyla ödüyor. Gelin hep birlikte, yakın geçmişi bir hatırlayalım:

Suriye’de iç savaş ilk başladığında; Sayın Erdoğan, Şam’da cuma namazı kılma hayallerinin peşine düştü. Bu hayalini de, ABD’nin desteğiyle gerçekleştirebileceğini düşündü. Bunun için; Şam hükûmetini, tamamen karşısına aldı. Beraber deniz tatili yaptığı kardeşi Esat’ı, anında Katil Esed yaptı.

İstikrarsızlaşan Suriye’yi de, PKK’nın eline bıraktı. Sonra ne oldu?

2015 yılının, Ekim ayında; ABD’nin, Esad’ı devirmek için savaşmaya, hiç de niyetli olmadığını anlayan Rusya, bizzat Suriye’ye asker çıkarınca; Sayın Erdoğan da, kısa bir bocalamanın ardından, bu sefer de dümeni Rusya’ya kırdı.

Bu dönemde, Rusya ile iyi ilişkiler kurmak için, taviz üstüne taviz verdi. Bu dâhiyane, “ne vereyim abime” yaklaşımının sonucunda, bugün başımıza bela olan ve fellik fellik kurtulmanın yollarını aradığımız S-400’ler, 2 buçuk milyar dolar peşin para karşılığında, satın alındı. Öyle ki; Türkiye, bu alımı yaptığı için, yıllardır yatırım yaptığı, F-35 projesinden çıkartıldı ve yaklaşık 11 milyar dolarlık bir kayba uğradı.

‘Elimizde dekoratif roketlerimiz, F-35’lerin de posterleri kaldı’

Dolayısıyla; S-400 işinin bize maliyeti, 13,5 milyar dolar, yani 120 milyar Türk Lirası oldu. Bunun karşılığında ise, elimizde dekoratif roketlerimiz, F-35’lerin de posterleri kaldı. Sürecin devamında; iktidar, 2018 yılında imzaladığı, Soçi mutabakatında; İdlib’teki radikal unsurların, Şam hükûmetine ve Rus birliklerine, herhangi bir saldırıda bulunmayacağını garanti etti. Üstelik Sayın Erdoğan, bununla da yetinmedi. Herhangi bir saldırı durumunda, Rusya ile ortak tepki vereceğini de taahhüt etti. Peki sonuç ne oldu? Tüm itirazlarımıza ve uyarılarımıza rağmen; yürütülen bu akıllara zarar diplomasinin ilk acı sonucunda; 2020 yılının Şubat ayında, İdlib’te 33 evladımız şehit oldu. Soçi mutabakatına uymayan Rusya ve Esad oldu, ama görüşme talep eden, yine biz olduk.

Askerimizi şehit eden, Rusya ve Esad oldu, ama Putin’in ayağına gidip, kapılarda bekletilen, yine biz olduk. Moskova’da kazanan, Rusya ve Esad oldu ama geri adım atan, yine biz olduk. Sayın Erdoğan; şu ana kadar aldığın tüm yanlış kararlar, ülkemizi bu noktaya getirdi. Şimdi de çıkmış; ‘Tehditleri oradan ya etkin güçlerle, ya da kendi imkânlarımızla, bertaraf etmekte kararlıyız’ diyorsun. Ama, kimin elinin, kimin cebinde olduğu belli olmayan bir yerde, bunu neye güvenerek söylüyorsun? Mesela; geçtiğimiz günlerde, kankan Putin’le yaptığın gizli görüşmede; Rusya’nın hava sahasını bize açacağının garantisini aldın mı?

Geçmişte, sırf iç politikada rüzgâr olsun diye yaptığın, dış politika giderlerinden sonra, her defasında verdiğin, tavizlerden yola çıkarak; seni şimdiden uyarmak istiyorum: Bu milletin parasını, daha fazla sokağa atamazsın. Eğer Afrin’de kalmak için, her iki senede bir, Putin’e, 2 buçuk milyar dolar ödeyeceksen; sana, ev sahibi değil, kiracı derler. Toprak bütünlüğünü koruyan bir Suriye, Türkiye’nin lehinedir.

O nedenle; Ya Esad’la masaya otur ve Şam Hükûmeti’nin egemenlik tesis etmesine yardımcı ol; ya da, bölgedeki Mehmetçiğimizi korumak için gereken tedbirleri, bir an önce al. Ama sakın, günü kurtarmak ve kamuoyunu oyalamak için, Putin’e o haracı ödemeyi aklından geçirme. Yoksa, milletimizin emeğinin, evlatlarımızın geleceğinin hesabını sormak için, karşında bizi bulursun.

Ne yazık ki, Ak Parti iktidarıyla birlikte, siyasetçilerin, milletin derdinin değil, rantın peşinde koştuğu, dertlerimizin değil, dedikoduların gündem olduğu, bir büyük siyasi yozlaşmayla, karşı karşıya kaldık.

27 yıllık siyasi hayatını; ‘Seçmen velinimettir’ anlayışıyla yaşamış biri olarak; Bu yozlaşmaya son vermek, rekabeti, tıpkı olması gerektiği gibi, millete hizmet üzerinden yürütmek ve seçmeni yeniden velinimet yapmak için; arkadaşlarımla birlikte, 22 aydır, ülkemizi karış karış geziyoruz. Bu hafta, Tokat ve Bursa’daydık. Bakın, Tokatlı ve Bursalı vatandaşlarımız ne diyor? Derdini dökerken, sinir krizi geçiren Zileli bir anne; ‘3 çocuğum atanamadı. Eşim iş kazasında parmaklarını kaybetti ve işsiz. Biz şimdi ne yapacağız?’ diyor. Pancar üreticisi bir kardeşim; ‘Biz çiftçiler olarak, bırakın emeğimizi, gübremizi dahi alamıyoruz. Bir ton pancara, bir çuval gübre gidiyor. Dolayısıyla tarlamızı süremiyoruz. Pancar dahi üretemiyoruz’ diyor.

‘Üreticimizi bu duruma düşürmeye ne hakkınız var?’

Çocuklarını okutmak için ayıkladığı cevizlerden, elleri çatlayan, Bursalı bir çiftçi kardeşim; ‘Biz insanca yaşamayı hak etmiyor muyuz? Benim maaşım 2 bin lira, onlara bir günlük çay parası. İki çocuğum var. Biri, İngilizce öğretmeni oldu. Şimdi otelde, garsonluk yapıyor. Yazık günah değil mi bize?’ diyor. Gemlik zeytininin yok edilmesine isyan eden, Bursalı zeytin üreticisi kardeşim diyor ki; ‘Her yıl zeytinimiz 1 lira zamlanıyor. Her yıl gübreye, ilaca yüzde 30-40 zam gelirken, bu yıl yüzde 140, yüzde 150 zam geldi. Artık dayanacak gücümüz kalmadı. Biz bu durumda nasıl üreteceğiz?’ Duruma bakar mısınız? Ayıptır, günahtır. Üreticimizi bu duruma düşürmeye ne hakkınız var?

‘Diyanet’in haline bakar mısınız’

Bu vesileyle, buradan dile getirmek istiyorum: Tarım girdi maliyetlerine göre; küçük zeytinin fiyatı, 9 lira 25 kuruş, iri zeytinin fiyatı ise, 25 lira olmalıdır. Zeytin üreticisi kardeşlerim hiç merak etmesin, bu işin peşini bırakmayacağız. Orhangazili bir esnaf kardeşim diyor ki; ‘Burası Diyanet’in yeri. Kiralarda çok zorlandık. 17 gün dükkânımızı açmasak da kiramızı ödemeye çalıştık. Bir gün geciktiğinde faiz koyuluyor. Diyanet’te bile faiz var. Dinimizde haram ama yine de faiz işletiyorlar.’ Diyanet’in haline bakar mısınız? Allah ıslah etsin!

Biliyorsunuz her fırsatta, iktidarın yaptığı projelerin; milletimize yük, yandaşa da rant olarak dönmesine, karşı olduğumuzu söylüyoruz. Bursa’da bunun bir başka örneğiyle karşılaştık. Yük değil, âdeta dert taşıyan, Bursalı bir kamyoncu esnafı kardeşim dedi ki; ‘Vergilerden dolayı, aşırı derecede yük bindi üzerimize. Şu anda matrah artırımı geldi. Peşin olarak 38 bin lira ödedik. Eğer peşin ödemeseydik, 46 bin lira olarak taksitlere bölünecekti. Ücretlerden dolayı köprülerden geçemiyoruz, otobanlardan geçemiyoruz.’

Sayın Erdoğan; işte durum tam olarak bu. Sen istediğin kadar köprü, yol, tünel yap. Eğer vatandaşlarımız yüksek fiyatlardan dolayı; o yoldan, o tünelden geçemiyorsa, o köprüyü kullanamıyorsa; bir de üstüne, ödemek zorunda kaldığı vergilerin altında eziliyorsa; sen millete hizmet etmenin değil, rantın peşindesin demektir.

‘Ben çalıştığım parayla, kendime bir şey alamıyorum’

Bu kadar basit. Biz de işte tam olarak bu nedenle, diyoruz ki; projeye değil ranta karşıyız! Tokat’ta beni en çok üzen durum, gençlerimizin durumuydu. Üniversiteye başladığı için, mutlu olması gerekirken; ‘Okul bitince iş bulacak mıyım?’ kaygısı yaşayan genç bir kardeşim, dedi ki; ‘Bu ülkede her gün bir zam geliyor. Artık gerçekten, gençler olarak hayalimiz, Avrupa’da yaşamak.’ Ama dikkat edelim, bu Avrupa’da yaşama hayali anca oturdukları koltuklardan sallamayı bilen, ‘telefonunu çıkar bakalım’cı tayfanın söylediği gibi, Avrupa’yı keşfetmek için falan değil. Bu oğlumuz, sözlerinin devamında; ‘Ben çalıştığım parayla, kendime bir şey alamıyorum. Ama Avrupa’daki insanlar araba alıyor, en son model telefon alıyor. Biz gençler olarak gerçekten ümitsiziz.’ dedi. Bir başka genç kardeşimiz; ‘Yol masrafım, günlük 7 lirayı buluyor. Yemek yesem 10 lira gidiyor. Akşamına param yok. Hiçbir aktivitem yok. Yapabileceğim bir şey yok.’ dedi. Ellerini göstererek yanıma gelen, gözündeki yaşlarla yüreğimi parçalayan, bir başka evladımız; ‘Üniversite okuyorum, ellerime bakın. Hatay’da tarlada çalıştım’ dedi.

Bir tarafta; geleceğe dair, zerre umudu kalmayan bu gençlerimiz, gözünde yaşlarla, hayata tutunmaya çalışırken; diğer tarafta; bu çaresizliği görmeyen, gençlerimize elini uzatmayan, onları her fırsatta yargılayan, aşağılayan ve suçlayan Sayın Erdoğan ne yapıyor? Haftada bir gençlerle buluşup, utanmadan şarkı türkü söylüyor. Yazıklar olsun!

‘Gençlerimizi bu duruma düşüren, zihniyetiniz batsın!’

Gençlerimizi bu duruma düşüren, zihniyetiniz batsın! Gençlerin karnı, o türkülere tok, Sayın Erdoğan! İnanmıyorsan hodri meydan: Git o türküleri, bir de işsiz, umutsuz gençlerimizin yanında söyle bakalım. Eşlik mi edecekler, alkış mı tutacaklar, işte o zaman anlarsın.

Ama artık milletinden o kadar koptun ki; bırak gençlerimizi; senin artık, geçmişte sana oy veren, hatta, Ak Parti teşkilatlarında emek vermiş kardeşlerimizin, durumundan bile haberin yok.

Ziyaret ettiğim yerlerde, geçen seçimlerde, Ak Parti’ye oy vermiş kardeşlerimizle de karşılaşıyoruz. Elbette, onların da durumlarını soruyorum. Onlarla da dertleşip, sohbet ediyorum. Nasıl olduklarını, neler hissettiklerini öğreniyorum. Eskiden sana toz kondurmazlardı. Sonra, ‘Reis’e yardım et, onun yanında dur’ demeye başladılar.

Peki şimdi durum nasıl, biliyor musun? Bilmiyorsun, o nedenle ben söyleyeyim. Artık onlara sırtını döndüğünü ve sıkıntılarını umursamadığını düşünüyorlar. Bugüne kadar, köylerinde, mahallelerinde, aile ve arkadaş ortamlarında, seni karşılıksız savunan, ve geçen seçimlerde sana son bir şans verenler, şimdi neredeyse, AK Parti’ye oy verdiklerini gizleyecek durumdalar.

Kendi iç dünyalarında bu sıkıntı, hüzün ve sıkışmışlıkla yaşıyorlar. AK Parti teşkilatlarında görev yapan kardeşlerim bile, artık bir araya geldiklerinde, bu gidişatın hayra alamet olmadığını, bu kafayla sonuç alınamayacağını konuşuyorlar. AK Parti teşkilat mensupları bile, artık iyi bir habere hasret kalmış. Ama nerede… Gerçekleri görmelerine rağmen, saraydaki 5 maaşlı utanmazlardan, “her şeyin iyi gittiği, milletin bir elinin yağda, bir elinin balda olduğu, bolluk, bereket ve huzur içinde, mutlu bir hayat sürdüğü” masallarını, onlar da dinliyor. Ve daha da ötesi, onlardan bu masalları, milletimize aynen aktarmaları bekleniyor. Bu düpedüz zulümdür.

İşte o nedenle; sen artık; geçmişte sana güvenip, oy verenleri bile umursamayacak kadar, milletinden kopmuş olsan da; ben; milletin meclisinde, milletimizin dertlerini konuşmaya devam edeceğim. Sen ve yancıların; milletimizin feryadına bile, tiyatro deyip geçseniz de; ben; memleketi, il il, ilçe ilçe dolaşıp, milletimizle buluşmaya devam edeceğim. Sen; duyulmasın, görülmesin diye, yayınları kestirsen de; Ben; her hafta, bu kürsüde, sözü milletimize bırakmaya, devam edeceğim.

‘Türkiye, maalesef bugün, bir istihdam kriziyle karşı karşıya’

AK Parti’nin başımıza bela ettiği, bu ucube sistem nedeniyle; Türkiye, maalesef bugün, bir istihdam kriziyle karşı karşıya… Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemi’ne geçtiğimiz, 2018 yılından bugüne kadar; çalışma çağındaki nüfusumuz, 3 milyon artarken, çalışan kişi sayımız, 667 bin azaldı. İşsiz sayımız da, 678 bin arttı. İşgücüne katılma oranımız, 2 buçuk puan, istihdam oranımız ise, 3,4 puan azaldı. Hatırlayın; iktidara geldiklerinden beri, özel sektöre dayalı bir büyüme, ve istihdam modeli inşa edeceklerini söyleyenler; nedense son yıllarda, bunu pek dile getiremez oldular.

Bu ilginç durumun nedeni, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın verilerinde saklı. Bu verilere göre; ülkemizde, kamuda istihdam edilenlerin sayısı, 2017’nin ikinci çeyreğinden, 2021’in ikinci çeyreğine, tam, 1 milyon 244 bin kişi artmış. Yani dört yılda, 1 milyon 244 bin kamu çalışanı, pek de liyakat kriterleri gözetilmeden, işe alınmış. Aynı dönemdeki, TÜİK verilerine göreyse; toplam istihdamdaki artış, 103 bin kişi olmuş. Bu ne demek, biliyor musunuz? Bu, özel sektördeki istihdam, 1 milyon 141 bin kişi azalmış demek. Yani, özel sektörde işten çıkarılan, her 100 kişiye karşılık, kamuda, 109 kişi işe alınmış demek.

Nitekim bugün ülkemizde, kayıtlı çalışanların dörtte biri, kamu tarafından istihdam ediliyor. Bu öyle bir oran ki; sadece, iş dünyasını demokrasiye doyurmalarıyla meşhur, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde görülebiliyor. Yani; istihdamda Avrupa ülkeleriyle rekabet edebilecek potansiyele sahipken, Sayın Erdoğan ve fevkalade yetkin, mesai arkadaşlarının elinde Türkiye; Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın, ileri demokrasileriyle rekabet ediyor. Vizyona bakar mısınız? İktidardakilerin, dünya liginde, ülkemiz için layık gördüğü yere bakar mısınız? Yazıklar olsun.

Peki, ülkemizde özel sektör, neden istihdam sağlayamıyor? Cevabı basit. Çünkü özel sektör, önünü göremiyor. Ne döviz kurunu, ne finansman maliyetini, ne de saat başı, keyfi bir şekilde değişen, vergi mevzuatını kestirebiliyor. Hâl böyle olunca da, yeni iş sahaları oluşturmak için, yapması gereken yatırımları, devamlı erteliyor. Özel sektör, yeterli iş sağlayamayınca ne oluyor? O zaman da, zaten az sayıdaki çalışanımızın, pazarlık gücü azalıyor. Böyle bir ortamda ise; hem, ücretler düşük oluyor, hem de, kayıt dışına yönelim oranı artıyor. Ülkemizde, ücretlerin millî gelirden aldığı payın, tarihin en alt seviyesine inmesi de, işte tam olarak bu yüzden. Tüm bu acı tablo içerisinde, bir yandan da, kamuda işe girmek için, AK Partili amca, teyze, dayı ve kayınçolar üzerinden giden, gayri ahlaki torpil mekanizmaları, çalışmaya başlıyor. Yani artık AK Parti iktidarı sayesinde; siyasetçiler vatandaşa değil, vatandaş, siyasetçilere hizmet etmeye başlıyor.

‘TÜGVA gibi vakıf görünümlü, alengirli yapılar güçlenmeye başlıyor’

Nitekim, TÜGVA gibi, ne dolaplar çevirdiği, daha yeni yeni açığa çıkmaya başlayan, vakıf görünümlü, alengirli yapılar da, bu sayede güçlenmeye başlıyor.

Peki, sizce ülkemizde çalışanlar, gerçekten iyi işlerde mi çalışıyor? Hayır, keşke öyle olsa… Sosyal Politikalar Merkezi’nin yayımladığı, iyi işlerde çalışma verilerine göre; ülkemizde, çalışma çağında olanların, sadece yüzde 28,7’si, iyi işlerde çalışıyor. Çalışma çağındaki her 6 kadından ise, sadece 1’i, iyi işlerde çalışabiliyor. İşgücü piyasasındaki, tüm bu olumsuz gelişmelerle birlikte, kayıt dışı istihdam problemiyle de karşılaşıyoruz. Ve maalesef bu mesele, sanıldığından daha derin. En önemli nedenlerinden biri de; iktidarın uyguladığı, düzensiz ve sorumsuz göç politikası.

Bugün; tarımda, sanayide ve hizmet sektöründe, düzgün denetim yolları kullanılmadığı için, mavi yakalı çalışanlarımızın yerini, daha kötü koşullarda ve güvencesiz çalışmayı kabul eden, sığınmacılar alıyor. AK Parti ise, bu işe bir çeki düzen vermek yerine, ‘Suriyeliler olmasa, Türk sanayisi çöker’ gibi, garip bir anlayış doğrultusunda; Sığınmacıların, güvencesiz ve insani olmayan şartlarda çalışmalarına göz yumup, Türk işçilerinin yerini almalarına seyirci kalıyor. Ve apaçık bir insanlık suçu işliyorlar.

Pir Sultan Abdal’ın, daha önce de bu kürsüde atıfta bulunduğum, bir sözü vardır; “Demiri demirle dövdüler; biri sıcak, biri soğuktu. insanı insana kırdırdılar; biri aç, biri toktu.” İşte AK Parti iktidarı da, istihdam konusunda aynen bu yolu seçiyor. İnsanlarımıza, güvenceli istihdam sağlamak yerine, yoksulluğa mahkûm etmeyi, çaresizliği öğretmeyi, insanlık onurunu kırmayı tercih ediyor.

Yani bu iktidar; yoksullukla mücadele etmeyi değil, yoksulluğu yönetmeyi tercih ediyor.

Yani; 5 maaşlı danışmanlar, gelinler, damatlar ve yeğenler, sarayda sefa sürerken; bu iktidar, milletimizi açlığa ve işsizliğe, mahkum etmeyi tercih ediyor.

‘İyi Parti iktidarında, Türkiye iyileşecek!’

Kimsenin şüphesi olmasın: bu eğri düzen değişecek. Artık biz varız. İYİ Parti iktidarında, Türkiye iyileşecek! Geçen hafta da, yine bu kürsüden dile getirdiğim gibi; biz sadece vaatte bulunmuyoruz, çözümler öneriyoruz. Çünkü bizim siyasetimizin merkezinde, milletimiz vardır. Milletimizin dertlerini dinlemek, ve bu dertlere derman olmak vardır. Birbirine entegre ve sürdürülebilir çözümler, projeler, programlar vardır. Türkiye’nin potansiyelini harekete geçirecek, bir büyük vizyon vardır. Nitekim bu kürsüde, bugüne kadar, sayısız önerilerimizi, çözümlerimizi, projelerimizi milletimizle paylaştık.

Mesela dedik ki; ‘ülkemizde ekonominin kalkınarak büyümesinin, özel sektörün yatırım yapıp, istihdam sağlamasının önündeki en büyük engel; hukuksuzluğun, keyfiyetin ve ciddiyetsizliğin hüküm sürdüğü, bu ucube sistemdir.’

Bunun için de; iyileştirilmiş ve Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem önerimizi sunduk.

“Bu sistemle; ülkemizdeki hukuksuzluğun ve adaletsizliğin önüne geçip, kuvvetler ayrılığı prensibini, yeniden inşa ederek, yatırım iklimini geliştirip, insanlarımıza iyi ve güvenceli işler sağlayacağız” dedik.

Mesela; ülkemizdeki çalışanlardan, çok fazla vergi toplanıyor. Bu adaletsiz vergi sistemi ile, iş dünyasında rekabeti ve hakkaniyeti sağlamak çok zor” dedik. Bunun için de, ARTAGAN projemizi geliştirdik. Bu projeyle; vergi tabanını geliştirip, vergi oranlarını düşürerek, iş dünyasının ve çalışanların, daha az vergi ödeyip, daha fazla kamu hizmeti almasını sağlayacağız” dedik.

Mesela; ülkemizde yoksulluk artıyor. İki asgari ücretli çalışanın olduğu, iki çocuklu bir aile, açlık sınırının altında gıda tüketiyor” dedik. Bunun için de; ilk önce, İYİ asgari ücret önerimizi yaptık. ‘Asgari ücretten gelir vergisi alınmasın, çalışanımıza brüt kazancı net olarak ödensin’ dedik. ‘Böylece, işverenimizin üzerindeki yüksek işgücü maliyeti azalsın’ dedik. ‘Hem kayıt dışı istihdam azalsın, Hem de çalışanlarımız, daha fazla kazansın’ dedik. Sonrasında, Rüzgârgülü Projemizi tanıttık. ‘Hem çocuklarımızın, sağlıklı beslenmesini sağlayalım, hem de ailelerin üzerindeki, gıda bütçesini ve harçlık yükünü hafifleterek, yoksulluğu 1.9 milyon kişi azaltalım.” dedik.

En son geçen hafta da, İyi Sanayi Yaklaşımımızı tanıttık; İş Birliği’yle, Yatay Politikalarla ve İnovasyon odaklı bir yönetim anlayışla, sanayicimizi nasıl destekleyeceğimizi anlattık.

Bugün de İYİ Parti olarak; ülkemizdeki istihdam krizinden, en çok etkilenen kesimlerden olan, gençlerimiz için çözümlerimizi anlatacağız. Çünkü bizim için istihdam kriziyle mücadele, her şeyden önce, genç işsizliğiyle mücadele ederek başlamak zorundadır.

‘Genç işsizliğinin ana risklerinden biri, ‘yara izi’ etkisidir’

Ülkemizin kanayan yarası olan genç işsizliğinin, her geçen gün artmasının, ana risklerinden biri, “yara izi” etkisidir. Gençlik yıllarında iş deneyimi kazanamayan insanlarımızın, ileriki yıllarda, tatmin edici ücretlerle, iş bulma ihtimallerinin de azalmasıdır. İşte bunun önüne geçmek için, İYİ Parti iktidarında biz; gençlerimizin işe giriş maliyetlerini azaltacağız.

Bunun yanında; son zamanlarda gittiğim ilçelerde de sıklıkla duyduğumuz; beceri uyumsuzluğu meselesi var. Bunun içinse; hem, gençlerimizin beceri profilini, dinamik olarak çıkarabileceğimiz, hem de, işverenlerimizin, beceri beklentilerini takip edebileceğimiz, bir platform oluşturacağız.

Bu platform; hem, eğitim ve işgücü politikalarımız için, önemli bir karar destek sistemi oluşturacak; hem de, emek piyasası için, ideal bir eşleşme mekanizması olarak çalışacak. Bir diğer büyük problem de, sayısı her geçen gün artan; ne eğitimde, ne istihdamda olan gençlerimiz. Bunu çözmek için de, İyi Parti iktidarında; İkinci Şans Okulları’nı ve Garantili Yetenek Programları’nı hayata geçireceğiz.

İkinci Şans Okulları ile; umudunu kaybetmiş, ve uzun süredir işsiz olan gençlerimize, tekrar eğitim imkânı sağlayarak, onları istihdama kazandıracağız. Garantili Yetenek Programları’yla ise; yeni bir kariyer alanına yönelmek, veya becerilerini geliştirmek isteyen gençlerimize, katılım karşılığında, haftalık belirli bir ücret vererek, eğitim olanakları sağlayacağız.

“İktidara geldiğimizde, düğmeye basmamız yeterli”

Bu anlattıklarım hayal değil. Hepsinin fizibilitesi, finansman planlaması ve yol haritası hazırlandı. İktidara geldiğimizde, düğmeye basmamız yeterli. Ak Parti iktidarı, giderayak, boş işlerle uğraşmakta ısrarcı olsa da, kimse merak etmesin, biz buradayız. Türkiye’yi sahipsiz bırakacak değiliz. Memleketimizi bu beceriksizliğe, bu cahilliğe mahkum edecek değiliz. Onlar yan gelip yatıyor diye, biz de tembellik edecek, hiç değiliz.

‘Ne yaparsanız yapın, iyileri durduramayacaksınız!’

Buradan, onlara seslenmek istiyorum: Elinizden geleni ardınıza koymayın! Ne yaparsanız yapın, iyileri durduramayacaksınız! Ne söylerseniz söyleyin, yolumuzdan saptıramayacaksınız! 4 değil, 40 yıl da uğraşsanız, bizimle baş edemeyeceksiniz! Çünkü biz, İyi Parti’yiz! Size rağmen kurulduk. Size rağmen büyüdük. Size rağmen hala buradayız. Ve size rağmen iktidara gelip, size rağmen başaracağız! Ve o kutlu gün geldiğinde, siz utanacaksınız.

Biz başardıkça, siz utanacaksınız. Türkiye büyüdükçe, milletimiz zenginleştikçe, siz utanacaksınız. Bize attığınız iftiralardan utanacaksınız. Bize ettiğiniz kötülüklerden utanacaksınız. Türkiye’yi öyle yöneteceğiniz ki; yarın, ‘Peki siz ne yaptınız?’ diye soracak olan, torunlarınızdan utanacaksınız. Çünkü bizim yolumuz, hak yoludur, hakikat yoludur. Bizim yolumuz millet yoludur. Bizim yolumuz Ömer’in yoludur! Bu kutlu yolda, Yüce Allah yar ve yardımcımız olsun. Rabbim emeklerimizi ibadet saysın. Sağ olun, var olun, Allah’a emanet olun.”

KÜLTÜR-SANAT

YAŞAM

EDİTÖRDEN